Zabıta

Haftalardır Fatma teyze ve Zabıta Ünal amcanın kavgası konuşuluyordu mahallede ve biz daha şahit olamamıştık. ‘’Her hafta çarşamba günü, aynı saatte…’’ dedikleri için de bekliyorduk. Tüm çocuklar kaldırımda oturmuş gazozlarımızı ve cipslerimizi tasarruflu bir şekilde tüketmeye çalışıyorduk, sonuçta ne kadar bekleyeceğimiz belli değildi. Bakmayın böyle toplu beklediğimize, çoğunun aklı futbol oynamaktaydı ama ben, Cihan ve Gökhan bu kavgayı bekliyorduk.

Fatma teyze bizim komşumuzdu ama kavganın nedenini kimse bilmiyordu, Sevgi teyze oğlu Gökhan’a, Çiğdem abla oğlu Cihan’a, tabii ki annem de bana soruyordu. Gökhan ve Cihan’ın camları bizim sokağın arasına baktığından Onlar da devamlı bana soruyordu, öğrenmenin tek yolu beklemekti, beklemek ve izlemek.

Doksanların en büyük aktivitesinin film izlemek ve hayal kurmak olduğunu düşünürseniz; biz de ajancılık oynayacaktık ve bu kavganın nedenini öğrenecektik. Gökhan ‘’En iyi ajan, sıradan biri gibi davrananmış. Filmde öyle dedi.’’ demişti. Biz de top oynamak için toplanan sıradan on çocuk gibi yaptığımızı sanıyorduk. Sanıyorduk çünkü dışarıdan bizi gören herkes bu işte bir tuhaflık olduğunu anlıyordu, çünkü on kişiydik ve kaldırımda oturmuş sessizce gazozlarımızı içerken; o ânın gelmesini bekliyorduk ve olayları kaçırmamak için sessizlik içerisinde zaman öldürürcesine sohbet ediyorduk. Halbuki mahalle sakinleri bizim sessizliğimize hiç alışkın değildi. Onlara göre gece ikiye kadar bağıra bağıra saklambaç oynayan yaramaz çocuklardık. O yüzden olsa gerek Remzi abi bakkalına doğru giderken ‘’Haramiler plan yapıyor galiba…’’ diyerek gülümsedi bize. Aldırış etmedik, hedefe kilitlenmiştik.

İşte… Zabıta Ünal amca yanında başka bir zabıta ile geliyordu. Biz zabıtaların ne iş yaptığını bilemiyorduk, televizyonda Kemal Sunal’ın zabıta olduğu filmde; bakkalı, manavı, kasabı denetleyen zabıta abi ve amcalarımızı biz sadece cumartesi günleri Beşiktaş pazarında görüyorduk. Mahalleden çıkmadan süren bir hayat çok zordu, âdeta öğrenmenin zorluğunu yaşıyorduk diyebilirim.

Ünal amcanın Mehmet Bakkal’a girmesiyle; bakkala doğru giden Remzi abinin adımlarını hızlandırması bir oldu ve tabii bizim heyecanlanmamız da. Bakkaldan Remzi abinin babası Mehmet amca ile çıkan Ünal abi, Ahmet Bey Apartmanı’nın önüne geldiğinde âdeta yardım istercesine Mehmet amcaya bakıyordu. Mehmet amcanın torunu (Remzi abinin oğlu) Kerem de yanımızdaydı ama olayı o da bilmiyordu. Bildiğimiz tek şey Mehmet amca sorunları çözerdi ve bu bizi şu an üzüyordu. Resmen tüm eğlence elimizden alınmıştı.

Bakkal Mehmet amca, Fatma teyze ve Zabıta Ünal amca apartmanın dış merdivenlerine oturmuş sakin sakin konuşuyorlardı. Artık tek ümidimiz Kerem’in olup biteni evde öğrenip bize anlatması olmuştu ki birden Fatma teyze dayanamayıp Zabıta Ünal amcanın boynuna yapıştı. Bir eliyle boynunu tutarken bir eliyle yakasını çekiştiriyor, Ünal amca bir anda gerçekleşen saldırının şaşkınlığıyla bir sağa bir sola savruluyordu.

Göğüslerine kadar çektiği eteğinin çiçek bahçesini andıran desenleri,  kırmızı kazağı ve semtin eskilerinden olmasıyla tanınan Fatma teyzeyi gören herkes sokağa koşunca, ortalık tam bir bayram havasına döndü. ‘’Seni gebertirim seni!’’, ‘’ Yapma abla, yakışır mı?’’,  ‘’Bırak!..’’ sesleri arasında, vurmak için ayağından çıkardığı terliğin bir an kalabalıkta kaybolduğunu anlayınca; Fatma teyze terliksiz yalınayak savaşmaya devam etti.

Bütün mahalle hep birden ayırmaya çalışsa da o el zabıtanın yakasından bir türlü düşmüyordu. Savrulan eteği açıldıkça görünen dizlerinin altındaki çorap rulosu aslında ev halindeyken aniden sinirlendiğini ve dayanamayıp saldırdığını gösteriyordu. Başörtüsü sırtına doğru iyice gerileyip tel tel saçları göründüğünde artık o da rezilliğin sonunda olduğunu anladı. Bu saatten sonra her halükarda adım çıkacak diye düşünüp Zabıta Ünal amcaya tükürmeye başladı.

Zabıta Ünal amca bu tükürük yağmuru içinde kocaman ağzıyla etrafına ‘’Bırakın, tutmayın beni.’’ diye bağırsa da; kalabalığın arkasına önüne doluşmasından hiçbir yere kaçamıyor ve bu tükürük yağmurunu elleriyle engellemeye çalışıyordu. Bir ara Zabıta Ünal amca bu kıskaçlardan kurtuldu ve geriye doğru adımladı. Fatma teyze ise kalabalıkta kendinden fersah fersah uzaklaşan bu adamın yakasını tekrar tutmak istercesine beş parmağı da gergin şekilde geriye doğru yüzer adım sürükleniyordu. Artık araya birileri girmiş kavga sakinlemişti. Mahalleli Fatma teyzeyi kapısının önündeki merdivenlere oturttular. Ünal amca ise bozulan lacivert gömleğini düzelterek mahalleliye ‘’Tamam ya, tamam ya…’’ deyip duruyordu.

Getirilen kolonyalar alnına, boynuna, kızlarının adlarının yazdığı eski gümüş kolyenin süslediği göğüslerine sürülürken; Fatma teyze yüksek sesle ‘’Seni geberesice, seni kara haberi gelesice…’’ diye Zabıta Ünal amcaya verip veriştiriyordu. O da ne yapsın, olayda bir yanlış anlaşılmanın olduğunu, düzeltilmesi için de etrafındakilere ‘’Tamam konuşacağız, ablamızı üzmeden halledeceğiz, hepimiz bu mahallenin sakinleriyiz ama bir dakika…’’ diyordu. Bütün sokak bağırış seslerini duyunca kapı önüne toplanmıştı ama kavganın nedenini de bilen yoktu. Tek bildikleri mahallenin eski sakinlerinden, herkesin sevdiği Fatma teyzenin, yine ondan bir sonraki nesilde mahallede yetişip büyümüş efendiliğiyle tanınan Zabıta Ünal amcaya (Seyhan ablanın kocası) saldırdığıydı.

O esnada da merdivenlerde oturmuş, başörtüsünü dizinin üstüne koymuş olan Fatma teyzenin sesi duyuldu:

‘’Ya sen kimsin! Kimsin de bunu istiyorsun!’’ dedi ve sonra başladı anlatmaya:

‘’Ünal kardeşim, sana dedim kaç kere bunların yeğeni var, Almanya’ya giden kızımın arkadaşı. İlk O geldi buraya tam on beş gün kaldı. Giderken de masaya 300 mark bırakmış. Hatta aradım kızıma söyledim, niye bırakmış kızım, ayıp öyle şey yapılır mı, diye ama gelgelelim onlarda âdetmiş. Çocuk orada anlatmış kendi arkadaşlarına: İstanbul çok güzel, kaldığım aile çok iyi, ben iki hafta kaldım sadece 300 mark verdim diye. Soranlara adresi de verince onun arkadaşı, bunun arkadaşı herkes gelmeye başladı. Bu sefer her gelen de 300 mark bıraktı. Bırakma, diyoruz  ama anlatamıyoruz, hem dil bilmediğimizden hem de onlar alışmış, memleketlerinde karşılıksız bir şey yapan yok ki, burayı da öyle zannediyorlar. Bir anlatmaya çalıştık, iki anlatmaya çalıştık, pes ettik. Bari dedik verdikleri para çocuklara geri dönsün, yemek çıkaralım. Sabah akşam yemek yapmaya başladım. Ben yemek yaptıkça onlar geliyor, ben yapıyorum onlar geliyor, ev her Allah’ın günü dolmaya başladı. Her giden anlatınca rahatlığı; misafirin ardı arkası kesilmedi. Bir taraftan zorlanıyorum ama bu çocukların çoğu Almanya’daki kızımın arkadaşı, belki içlerinden birinin kızıma bir yardımı dokunur, sonuçta gitti gurbete okumaya çalışıyor, sabret Fatma dedim içimden. Yalan yok çocuklara da ayrı bi özendim. Herkes bir ananın kuzusu sonuçta, yabancı olmaynan ne oluyo yani…

Bir gün üst kata Öğretmen Bey’e çaya çıktık, dedi ki: Tayinim çıktı ben memlekete Akçay’a taşınıyorum, bu ay son kirayı yatırdım. O an dedim bizde de ha bire misafir oluyor, grup gelen çocuklar hiç rahat edemiyor, eee biz de yaşlı insanlarız eskisi kadar gürültüyü çekemiyoruz. Sonuçta üst katı da kiralayalım dedik.

Biz üst kata taşındık, çocuklar alt kata… Çocuklar bahçe kapısından da rahat girip çıksınlar istedik. Biz üstte, çocuklar altta hepimiz rahat ettik. Ben ha bire aşağıya yemek indiriyorum, bir taraftan da aşağıyı topluyor ve bulaşıkları yıkıyorum. Mark da durmadan yükseliyor, gelen gidenin haddi hesabı yok, Allah hayretsin sonumuzu, dedim. Ragıp abin de hanım idare edelim azıcık, onlar misafir, dedi.

Bütün bunlarla uğraşırken gözüme çarptı ben öğlen temizliğe iniyorum; biri odada yatıyor, diğeri spor yapıyor, biri yakmış sigarasını odaya giremiyorum. Dedim böyle olmaz. Bu temizlik işine çare bulayım. Dil de bilmiyorum ama artık göstere göstere iyi kötü anlatırım. Güzelcenek düşündüm.

Siz alın şu mavi kağıtları; temizlik istiyorsanız bunu odanızın kapısına asın, istemiyorsanız da hiç bir şey asmayın. Sonunda anlaştık rahat rahat. Temizlik isteyen astı kağıdını kapıya, ben de bir güzel yaptım temizliğini.

Sonra bir akşam yemek yiyoruz kapı çaldı, bir baktım kapıda bir sürü Almancı çocuk. Aman dedik napıcaz, alt kat da dolu. Ne yapalım bırakalım da dışarda mı kalsalardı, çaresiz yaşadığımız eve aldık çocukları. Bir taraftan iki katın her gün temizliği, çocuklara yemek, diğer taraftan da Ragıp abinle uyuyamıyoruz. Ses, gürültü cabası yani.

Ama Allah var bir kere of demedim çocukların yüzüne. Hepsi pırıl pırıl gencecik çocuklar, çok da terbiyeliler. Bir keresinde üst kattaki Rıdvan Bey odun kömür taşırken düştü de ayağını kırdı geç bir saatte, O Alman çocuklar sesten fark etmiş herkesten önce yetişti de taşıdı ambulansa.

Sonra en üst kattaki Şenol Bey’in kalp krizi var, yine çocuklar fark etti. Çatıda anteni düzeltirlerken, çatıdan balkonuna inip eve girip çıkarttılar Şenol Bey’i. Gerçi kurtaramadık, Hakk’ın rahmetine kavuştu. Biz de ne yapalım madem ev boşaldı, biz kiralayalım diye çocuklarına haber saldık. Biz en üst kata çıktık, apartmanın üç katını biz tutmuş olduk. Şimdi iki katında çocuklar rahat biz de en üstte rahat ederiz diye düşündük. Sonrasında Rıdvan Bey’in kayınvalidesi Kezban abla dördüncü ve beşinci katı satacağını duyurunca, nasılsa tanıdık, bizde de birikmiş ve gelmeye devam eden marklar var. Anlaşır senetle alırız,  dedik ve aldık.

Yediklerinden tut, kahvaltısına temizliğine her şeylerine dikkat ediyorum. Bu çocuklar da ha bire mark bırakıyor, Kezban ablanın borcunu bitirince, çocukların sayesinde ev sahibi olduk, altı daireli apartmanın üç dairesi bizim, diğer ikisinde de kiracıyız ve rahatız, biraz da çocuklara para harcayalım, dedik. Onlar mark bıraktıkça, biz de o marklar ile Türkiye hatırası olsun diye hediyeler alıyorduk. Ama biz hediye getirdikçe çocuklar bize daha çok para vermeye başladı.

Biz de Haskız ablan ve Murat abine gidip, binada siz ve biz dışında hep bizim Almancı çocuklar var, arada ses yapıyorlar ama siz hiç şikâyet etmediniz, Allah sizden razı olsun. Bizde de birikmiş para oldu, bu parayla binayı boyatmak ve çatıyı tamir ettirmek istiyoruz,  dedik de, binayı boyattık kardeşim. Elli kere anlattım sana, sen ne istiyorsun benden.’’ dedi ve Zabıta Ünal amcanın yüzüne baktı.

Zabıta Ünal amca da bütün bunları biliyormuş gibi kendinden emin şekilde kalabalığın arasından sıyrılıp Fatma teyzenin dizinin dibine geldi.

‘’Ah güzel ablacım sen kızıyorsun her defasında ama işte senin bu yaptığının adı otelcilik olduğu için; vergi levhanın ve yangın merdivenin olması lazım. Hadi levhanla ilgilenen yok ama ben zabıtayım, yangın merdivenin olacak. Sen bunu anlamıyorsun. Çünkü bu yaptığın işin adı otelciliktir.’’ dedi.

Fatma teyze anlamsız gözlerle Ünal amcaya baktı. Onca sabırla uzun uzun anlatması acaba bu insana nasıl tesir etmiyor diye düşünüyordu sanki. Çünkü onun gözünde bu saçmaydı. O kimdi ki apartmanına yangın merdiveni koymasını istiyordu. Tekrar uzun uzun baktı sonra bir hızla ayağındaki son terliği eline alıp:

‘’Yahu sen kimsin beni delirtecek misin?’’ diyerek saldırdı Zabıta Ünal amcaya. Sonrasında yine karıştı mahalle…

Biz de kaldırımda oturmuş, elimizde top, maçımıza başlamak için kavganın bitmesini bekliyorduk arkadaşlarla.

O kavga bitmedi. O gün,  gece geç saatlere kadar devam etti.