Yağmur Sonrası

YAĞMUR SONRASI

Seren Ay Şahin

 

Kasabamız tuhaf bir sokağıyla meşhurdur. Bu sokakta yaz kış dinlemez yılın her günü, günün  her saati yağmur yağar. Üstelik öyle hafif bir çiseleme falan değil. Gümbür gümbür yağar.  Şemsiyeniz yoksa tepenizi deler, üst baş sorma gitsin.

Nedeni araştırıldı. Heyet gönderdiler. Adamlar yediler içtiler. İçip içip yağmurun altında  bağrıştılar. Tanımadığımız birtakım makamlara ve bazı isimlere sayıp sövdüler. Giderken  elimize bir kağıt tutuşturup “Hava akımlarının kesişim noktasında meydana gelen bir arızadır.”  tespitini bahşiş bıraktılar. Şimdi başkanımız bu arızanın onarılması için koşturup duruyor.

Geçenlerde öğle paydosundan sonra birer kahve almış genç katipleri çekiştiriyorduk. Bir tanesi  üstüne çıkageldi. Lafı geveleyip onu da masaya davet etmek gerekti. Sohbetin yönünü değiştirip  esnaftan, dedikodulardan konuşmaya başladık. Seyrek sakallı, süzgün bakışlı oğlan kendinden  beklenmeyecek bir fikir attı ortaya.

“Bana sorsanız sizin şu meşhur sokağı turistik yer yapardım. İyi kazanç getirirdi.” İlgilenmiyor gibi görünüp ilk fırsatta başkana koştum. Kapıyı kapayıp yanına kadar sokuldum. “Hani bizim şu meşum aman işte meşhur sokak var ya efendim.”

“E n’olmuş?”

“Kurutmayalım.”

“Ya n’apalım Remzi Bey?”

Yapılacak otelleri, pansiyonları, restoranları bir bir sıraladım. Ben anlattıkça başkanın gözleri parladı. Kendi aklına gelmediğine, şimdiye kadar yapmadığına pişman oldu. Bir de işi  başarırsam dolgun bir ikramiye sözü verip beni proje müdürü tayin etti.

***

Sokağa gidip tetkikte bulunmak, ev sahipleriyle konuşmak bana düşmüştü. Yanıma yedek pantolon, gömlek aldıktan sonra üstüme un çuvalından kestiğim yağmurluğumu, ayağıma tarla  işinde giydiğim sarı çizmelerimi geçirdim. Sokak başını mesken tutmuş şemsiyecilere  kaptıracak para yok bende.

Giyinince tabii ter bastı hanıma rica ettim. Sokağın girişine kadar arabayla getirdi. “Arabayı o uğursuz sokağa sokmam.” dedi. “Öyle olsun.” dedim.

Güneydeki su kanalına doğru eğimli sokağa şapur şupur daldım. Yağmur gökten ıslak bir perde  gibi iniyor, insana adeta yapışıyordu. Yıkana yıkana çürümüş evlerin çoğu önceki asırdan kalma  iki üç katlı ahşap binalardı. Hala burada oturmakta ısrar edene ne dersin? Tam kapanmayan  omuzlarımdan su giriyor, evrak çantasını kendime siper ediyordum.

37 numara. Tek sayıları sevmem. Üzerine çiçek motifleri işlenmiş kapıyı yumrukluyorum. Zil  duyulmaz bu gürültüde. Genç bir kadın başı uzanıyor. Üstünde tiftikli pembe bir kazak,

kabarmış saçlar, hülyalı bakış… Yataktan henüz kalktığı belli. Beni holde bırakıp yukarı kata  çıkıyor. Hala uyuyan kocasını kaldırıp giydirdiğini tahmin ederek evi dolanıyorum. Ne eski şeyler, emaye kap kaçak, kavı dökülmüş soba, tahta divanlar… Merdivenlerin ağır  birinin altında gıcırdadığını duyar duymaz bir köşeye ilişiveriyorum.

“Vay efendim kimler gelmiş. Çay koy hanım. Siz bizim evin yolunu bilir miydiniz?” “Aman sen de Mustafa, çocukken de alay ederdin benle.”

Oduncu tayfasının şefi olduğundan bu civarın çoğu bu adamın mertliğine inanır, sözünü yabana  atmazdı. Gönlünü almak için bir bardak çayını içtim. Üstümü değiştirip gözlüğümü de  kuruladıktan sonra yapılacak projeden laf açtım.

“Siz de artık bir gün yüzü görürsünüz. Anacığının romatizması yok mu?” “Öyle, çok çekiyor zavallı.”

“İşte onu da alırsınız yanına. En geniş dairelerden ayıracağım sana söz.” Bükülmeyen kaba elleriyle yüzünü ovuşturdu. Yan gözle baktığı karısını da pek hevesli görünce  kararında emin olmuştu.

“Eh madem böylesi hayırlı.”

***

Hemen o yaz evler boşaltıldı. Zaten ıskartaya çıkmış eşyaların çoğu inşaat çöpüyle atılıp  temizlendi. İlk otelin temelini atarken başkanın yanındaydım. Yağmur yüzünden çalışmak güç  olsa da onun da bir yolunu bulduk. İşçilere çadırlar kuruldu, pansiyonlar hazır çelik iskeletten  dikildi. “Yağmurun Durmadığı Yer” yazılı el ilanları acentelere gönderildi. Şimdiden arayıp  soranlar oluyordu.

Belediyede oda almış, bütün gün bu işlerle meşgul oluyordum. Fikrine sahip çıktığım katip bir  gün hışımla içeri dalıp saklamaya lüzum görmediği bir sevinçle haber verdi: “Yağmur, dinmiş.”

Pencereye koşup sokağın olduğu yere baktım. Gerçekten de etrafındaki maviliği zedeleyecek  tek kara bulut göremedim.

“Yağar elbet. Defol!”

Fakat yağmadı. Çalışmalar kolaylaştığından inşaat çabucak bitirildi. Sonbahar yaklaşıyordu.  Sipariş edilen yataklar, havlular, yemek takımları ile mülakatlardan geçmiş personeller  geliyordu. Her biri için avuç avuç para döken başkanın canı sıkılmaya başladı. Mevsim  yağmurları yağarken o sokağa hala bir damla bile düşmüyordu.

Günler, aylar geçtikçe sokak kurudu, umudum kurudu. Sonunda tozlu yollar, açılmadan kilit  vurulmuş otellerden başka hiçbir şey kalmadı.