Üstünde “Ölü Toprağı” Vardı Herkesin

En sevdiğimiz nesnedir toprak, çünkü dünyanın ilk imgesidir. Dört elementten biridir ve kuşkusuz insanı yaşatandır verdikleriyle. Tanrı’ya kavuşulan ve huzur bulunan yer olduğunu söyler iman sahipleri. Evet, toprağa basarsınız yaşarken, ölünce de toprak atarlar üstünüze, tehlike arz etmeden çürümeniz için en güzel şekilde.

Aydınlı bir işçi ailenin çocuğu olarak, toprakla büyümüş şair Derya ÇOLPAN, Kırık Su Saati (2004) adlı kitabının yayınlanmasından 16 yıl sonra Pikaresk Yayınevi’nden çıkan “Ölü Toprağı” adlı kitabıyla 1996-2020 yılları arasında biriktirdiklerini okurla buluşturdu. Suskunluk zamanlarında “itiraz” tonunu unutmadan ve söyleyişteki naifliğini yitirmeden 26 şiiri kulağımıza fısıldayarak sesini duyurmayı denediğini anlıyoruz.

Kitabın ilk bölümü “Toprağa Övgü” başlığını taşıyor. Belki unutulmamış olanı aktaran anlatı şiirlerdeki “geçmişi”, tarihsel veya arkeolojik “bilgi” olarak “şimdinin” içinde “hafıza” olarak konumlandırmak istiyor açıkça. Çünkü şimdilerde sürekli bir unutma halidir insan ve bilginin sağanağı altında “belleksizliktir” nerdeyse. Dünyanın en geniş mekânı olan “toprak”ı bilincin ve hatırlamanın metaforları olarak şiirlerde işlediğini gözlemliyoruz. “Bir Susuzluk Denemesi” adlı şiirde emekçi bir babayı anarak aslında zahmetli bir var olma biçimini de hatırlatıyor: 

“çünkü babam her cuma/ temiz gömlek ve külotla/ insan bakmaya koşardı/ müslüman sergisine/ temmuz da cuma da /sürekli bahane” ve, “hep o yerlerin/ ziyaretçi kayıtlarında vardır adım/ kaç torba toprak taşımışım babama/ kahverengi rafyalı hediye paketlerinde/ alındı belgelerini tutarım hala/ cemaat şahittir/ okuması olmayan annem de” (Bir Susuzluk Denemesi)

Devamında birlikte okunabileceğine inandığım “İnsanın Toprağı” şiiri ise asıl meseleye, belleksizliğine odaklanıyor insanın. Belleksizliğe gönüllü insanı, bir yalvaç gibi belki de anlayacağı şekilde “anlatmak” için. İnsanın, hayata aldırmamasına ve sorumluluğunun gereğini yapmaktan kaçınmasına hayıflandığı görülüyor şairin. Sonunu bildiği halde. Ve “yüzleşmesi” için kendisiyle, hatırlatmanın metaforu olarak “toprağı” göreve çağırıyor belli ki.

“kağıda bakarken ormanı kaçırıyor insan/ toprağa bakarken gözlerini”…. “karanlık ağaçların, o tenha ve yeşil maskenin/ karbon ayak izinin/ baykuşun bile bilmediği bir dilin/ topraktaki humusun ve mezardaki dirimin/ güneyi gösteren sesine rağmen” ve ekliyor “eyvah ne oluyor da bindiği dalı kesiyor insan.“ (İnsanın Toprağı)

Seslendiği şairler, balıkçılar ve deliyle göz göze geldiği de var şairin. Kendine sesleniyor, simit alıyor ve de balıkçılara selam veriyor haliyle. Madunların gözüne bakarak sınıfsal bilincini ara ara tazeliyor. Çünkü “şiir kişisi” olan deli (simitçi), o an gözleriyle “zamanı bitirebiliyor” insanın ufkunda. Onun yoksulluğuna karşı yeis ve incinmişlikle söylüyor sözünü: “durduk/ gözbebekleri döküldü/ bildik bir maskeydi/ bizi aşağılayan üşüdük”.  (Bir Deliyle Göz Göze Gelmek) Keza, “Balıkçıların Gözleri” de aynı şeyleri söyletiyor tekrardan: “çünkü yüzleri/ içinde ahtapot yüzen bir resim/ karaya çıkma yasağı/ (öyle konuşurlar) /yarışır gibi/ yükselen kabarcıkları saymak geçer içimizden” 

On bölümden oluşan “Toprağa Övgü” şiirinden özellikle bahsedilmesi gerekiyor kanımca. Teması ve kurgusu bir yana, imbikten geçirilerek biriktirilmiş “imgelerden” uzun süredir suskun belleğinin haritasını çiziyor bize “dizeler”. Çünkü gerçekten de “yazan değil, okuyan bilir şiirin topraktan geldiğini” ve “çünkü susmak isteyen hep toprağa ilişir” ya da “toprak, çölün bittiği yerdir/ biten her şey bir alçak gönül taşır yedeğinde”. Bir taşın üstüne çıkıp seslenmektedir, tıpkı bir yalvaç gibi. Ancak kişisel tarihinden de bir sayım yapmaktadır bir yandan da: “sigaram söndü de/ sarıldım/ kimse dokunmazken boşluğa/ içindeki suyu ayırıp/ ağacı, otu sevdim/ başka toprakları/ sevesim gelmesin diye” diyerek. Kaybedilmiş baba metaforu, anıları çağıran siren işlerken, onun ağzından söylenenler ivme ve derinlik kazandırmaktadır şiire, italikçe yazılmasının tercih edilmesi bu yüzden belki: “gölgeni göğe verme derdi babam/ toprağa ver/ görünmez ol/ ovada su gölgesi şimdi/ yer yer parçalı bulutlarla” ve: ”otağın bayrağı çiy kokuyor/ ve susmak bilmeyen/ debisi varken gecenin/ ve senin yüzünden gelmişken buraya/ hazır geçmişken yeryüzünün kapkara otlarını,/ karnımızın orta yerinde, şurasında/ taşa benzeyen bir şey atıyor”. Ölümün farkında biri olmak, daha çok şair olmanın karakteri, kaderi ve kederidir. “aynıdır her ölünün son görüldüğü yer” ve “aynıdır her dirinin son gömüldüğü yer betiklerinde de anlaşıldığı üzere. Ayrıca şair tarihten bahsederken çoğul konuşur istemsizce: “yama tutmuyor zaman/…/ memat meselesinden/ geldik buralara, / yalnızlıktan ve susuzluktan geldik/ ziyadesiyle övdük bu toprağı/ nemin hakkını vermedik/ sulağa yeğlerken çorağı/…/ memat ki/ yüksekte bekledi/ hayat önümüze geçti/ boşluğu adımlarken”. Ezelden ebede yaşanan/yaşanacak bir varoluş sıkıntısı, zaman karşısındaki ezeli mağlubiyet hissi, bu şiirin “dip akıntısı” olarak sezinlenmelidir ki o yüzden dünyanın icat edilmediğine bizi vardıran “daha toprak, daha kuşlar, daha nehirler, daha yağmur, daha dağlar” dahi icat edilmemişken “ölüm” hep vardı!

Kitabın ikinci bölümü olan ve kitaba da ad olmuş “Ölü Toprağı” bölümündeki şiirlerinde ise kişisel tarihinin izlerini sürüyor şair. Geniş ailenin, mahallenin ve çocukluğun her mevsiminin, üniformalı gençliğin(!) “tarihi” var şiirlerinde. Baba’dan sonra herkesin bir hatırası saklıdır onda. Anne, dayı, bekçi, dede ve hatta komşu kadınların. Baba kadar anne de hatırlanır bir vesileyle elbette: “anne ortadadır. üstünde takvim/ göğsü yere inerken yere dökülendir/ erken okunmuş yaprakları “(Lodos). “uzun  boyluydu iki metre/ hemen gömdüler, bana demediler/ oksijen tüpünün nasıl faş olup, çaktığını”. “yok sen yapamazsın, ben bilirim/ hangi rengin hangi sese uyduğunu” ve “kavanozların, kuru bamyaların sesi ağır balkonda/ yatak odamın kapısını/ aralık bırakıyorum” (Kışlıkları Çıkarmak)

Hatta 12 Eylül günleri hiç unutulmamış, handiyse çocukluğa dair bir miras olarak saklanmıştır: insan içine çıkamıyor insan/ ihtilalin yüz kızarıklığı bu ekim ayında/ çocuktan çocuğa yürüyen pilli tren” ve “sokağa çıkma yasağına yakalanmış babam/ ve susuz rakı yasağına/ üstüne bir bira ve Birinci sigarası yasağına” devamında “zemheri gecelerinde soba başında sevişen/ ve adalet ile halk partisi sarkacına yaslı/ adamlarla kadınların fotoğrafları var hala albüm içlerinde” (Sobalı Ev)

Ölümden bahsetmenin uğursuzluğunu biliyordur yaşayanlar. O da, ölümden bahsetmekten hoşlanmasa gerek, kapalı anlatımla yad ediyor yine de. Diğer şiirlerden farklılığı var: imajları, imgeleri ve metaforları daha yoğun kullanması bakımından. Belki kimlik tanığı olarak çağrıldığı, belki de tanıdığı kimliksiz bir kadın cesedini ve cesedin katılığını latince adlar verdiği iki şiirle anmak için: “tekaüt bir memurun sıkıntısı bu/ bayrakları ütülü mağlup, çünkü/ aşk metale sıcak dokunur zamanla/…/ toprak kokusu duruyor kapı önünde/ böyle büyüyor güzelliğin” (Post Mortem). “sabaha karşıyım./ toprağın hengamesi öylece duruyor/ (yarım kalan uykumu)/ yani yavaştan çözülüyor dilim/ çekiyor kuyu içindeki sıcak suyla” (Rigor Mortis).

Tüm şiirler için şunu söyleyebiliyoruz ki, şiirlerdeki imajlar ve imgelerde herhangi bir fazlalık yok, metaforlarda ise sadeliği tercih ediliyor. Belki bildik bir temayı bilerek sadelikle yazmanın kimi tehlikelerine rağmen “dizeye” odaklanarak ustaca sonuca vardırıyor şirini. Hayatında hep “sakin” bir adam olarak olgunluk şiirlerini yazdığını anlıyorum. Kitaptaki ses, bana Ahmet Oktay ve Metin Altıok’u çağırıp durdu okurken.

Eminim okur da duyacaktır sessizlik içinde okurken şu dizeleri: “yazan değil, okuyan bilir şiirin topraktan geldiğini”.