Söyleşi | Herkes için bir temenni: Uç

Mizgin Bulut, yazar Tuba Kumaş ile geçtiğimiz aylarda İthaki Yayınları tarafından yayınlanan isimli öykü kitabına dair konuştu.

2017 yılında Dünyanın Sonu Geldiğinde kitabıyla tanıdığımız Tuba Kumaş’ın ikinci öykü kitabı Uç, Mart ayında İthaki Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Bu vesileyle Tuba Kumaş’la, akıcı ve sade bir dil kullanılarak özenle kurgulanmış kitabı ’u konuştuk.

“O makas herkesin evinde bir yerde öylece duruyor, ben sadece yerini hatırlatıyorum.”

Daha önce bir söyleşinizde yazmak için, “Benim dürüst olma şeklim, ben olma şeklim,” demişsiniz. Yazmak üzerine başka neler söylersiniz? Niçin yazmaya başladınız? 

Yazmaya çok küçük yaşlarda başladım. Aileme ben senarist olacağım dediğimde ortaokula gidiyordum. Büyüdükçe de fikrim hiç değişmedi. Hikâye anlatmayı seviyorum ve kendimi en iyi yazarak ifade ediyorum. Günlük hayatta rol yapmak zorunda kaldığımız anlar oluyor ama yazarken tamamen kendim olabiliyorum.

Tuba Kumaş
İlk öyküde bizi kara bir taş gibi kıpırtısız bir baba ve ipleri onun elinde olan bir anne ve çocuk karşılıyor. Hem bu öyküye hem de kitaptaki öykülerin geneline baktığımızda, kendi göbeğini kendi kesebilen karakterler var ve bu karakterlere makas uzatıyorsunuz. Bu bağlamda öykülerinizin genel meselesinden bahseder misiniz?

Hayatta en çok haksızlığa uğrayanlar kadınlar ve çocuklar oluyor ne yazık ki. Kendi bedenleri üzerinde söz hakları yok. Bazen kendi sesleri bile onları terk ediyor. Yürüyüp gitmek istediklerinde ayakları birbirine dolanıyor, konuşmak istediklerinde dilleri dolaşıyor. Bunu görmek o kadar can sıkıcı ki en iyi bildiğim şeyi yaparak, yazarak, onlara ses olmak istedim. Bağlı oldukları ipleri koparmak sandıklarından daha kolay aslında. O makas herkesin evinde bir yerde öylece duruyor, ben sadece yerini hatırlatıyorum.

isimli öykünüz, telaşımız, kaygılarımız içinde kalbimizi çok az hissettiğimiz ve bunu olağan karşıladığımız günlere değiniyor. Buradaki yerine kullanım, düşünsel imgelerle diğer öykülerde de bizi yokluyor. Ama tamamen bir benzetme ve eğretilemeden de söz edilemez. Özgün bir anlatım var. İmgenin metinlerinizdeki konumu ile ilgili siz ne düşünüyorsunuz?

Öykülerimde çok fazla imge var. Makasöyküsündeki ipler gibi bir görünüp bir kayboluyorlar. İğne öyküsündeki gibi damağınıza batıp sizi rahatsız ediyorlar. Bazen suda, bazen havada, bazen aynı yatağı paylaştığınız kişinin gözlerinde görüyorsunuz onları. Onları bulduğunuzda öyküdeki anlamı da bulmuş oluyorsunuz. Bazı öykülerde bir tohum gibi yavaş yavaş büyüyüp öyküyü ele geçirdikleri de oluyor. Yazarken bana en keyif veren anlar imgelerle oynadığım anlar oluyor.

“Kitabın ismi tekrarlandıkça bu temenni gerçek olsun istiyorum”

Kitaba, içinde aynı isimle bulunan bir öykünüzün adını vermeyi tercih etmenizdeki sebep neydi? Neden Uç?

Uç bir temenni. Bütün kadınlar ve erkekler için. Yürüyün, koşun, konuşun, bağırın, olmadı uçun diyorum. Hiçbir şeye, hiç kimseye mecbur değilsiniz. Tekrarlandıkça sözcüklerin gücünün arttığına inanıyorum. Kitabın ismi tekrarlandıkça bu temenni gerçek olsun istiyorum. Uç ismi kitaptaki gerçeküstü anlatıma da çok yakışıyor. Kanatları olmayan insanlara “Uçun!” diye seslendikçe kitabın ismi bir metafora dönüşüyor.

Öykülerinizin çoğunlukla birinci tekil anlatıma yaslandığı görülüyor. Öncelikle bu anlatım biçimindeki öyküleri okurken bağlamdan uzaklaşmaya fırsat vermediğinizi söylemeliyim. Ancak bu kullanım, karakterin iç dünyasına dair ibareleri aktarmakta etkili olsa da bazen akışta bölünmelere sebep olabiliyor. Sizin birinci tekil anlatımı tercih etmenizdeki etken nedir?

Sözcüklerin yanıltıcı olduğuna inanıyorum ve öykülerimde neredeyse hiç diyalog kullanmıyorum. Onun yerine beden ve zihin konuşuyor. Kabuk kabuk soyulan, ağırlaşan, seğiren, alev alan sadece bedenler değil zihinler de. Birinci tekil anlatımı daha sık kullanma nedenim karakterlerimin zihnine girmeme daha çok olanak tanıması.

Kabuk isimli öykünüzde canlı canlı bir karakterin oluşum sürecine ve hatta onun yitimine tanıklık ediyoruz. Doğrusu burada karakter üzerindeki hâkimiyetiniz dikkat çekici.  Karakterlerinizi kurgularken, öncelikli olarak sizi besleyen şey nedir?

Karakterlerim, yaşadıklarım, okuduklarım ve izlediklerimin bir birleşimi olarak ortaya çıkıyor. Kendimi bildim bileli hayal gücüm çok kolay tetiklenir. Tereddüt ettiğim bir an, hızla alınan bir nefes, bir bakış, uzun uzun seyretmek istediğim bir manzara, karşılaşınca başımı diğer tarafa çevirdiğim bir yüz, kalbimi hızlandıran bir olay, dokunduğum bir yüzey, bir koku, hatta bir ses bile bir karaktere dönüşebilir.

Yazınsal süreçte yaşantılarımızdan, ona dair sıkıntıdan, hüzünden ya da mutluluktan kaçınmak çok zor. Spekülatif kurguda yaşantıların yeri nedir? Bunları bazen daha ütopik ya da distopik bir anlatıya dönüştürme süreci nasıl işliyor?

Yaşantıların yeri spekülatif kurguda gerçekçi kurguda olduğundan daha az değil. Hikâyelerimin hepsi gerçek. Gerçeküstü olan onları anlatma şeklim. Kırmızı pullarla kaplanan bir beden, boyunda beliriveren minik kırmızı iplikler, mideye takılan bir çengel… Hepsinin gerçek hayatta bir karşılığı var. Ben o gerçekleri kırıp kendi gerçekliğimi yaratıyorum sadece. Özellikle spekülatif kurguya uysun diye de uğraşmıyorum, kendiliğinden bu yola giriyor yazdıklarım. Güçlü bir metaforum varsa her şey daha da kolaylaşıyor.