Sığınak

 

                                                       “Soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer.”

                                                                                            Gabriel Garcia Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık

 

Yusuf’u o gün tanıdım. Bizim mahallenin çocuklarına benzemediğini ilk bakışta anladım. Bütün mahalleli toplanmıştı o ağacın etrafına. Kalabalık işte, bilirsiniz işi olmayan kim varsa ordaydı. Her gün önümüzden geçen ve pamuklu şeker satan kambur adam bile orada durmuştu.

Onu bir ağaca tırmanmış gördüğümde, ağacın kalbine sarıldığı hissine kapıldığım, sırtında daha önceden hiç görmediğim güzellikte, çok kaliteli bir kumaştan kesildiği belli olan ceketiyle duran, bakışlarının içinde her şeyden kaçıp bir kabuğa girmenin arzusunu gördüğüm, o çocuktu işte Yusuf. Annesi olduğunu anladığım bir kadın, bütün anneler gibi ağlıyordu. Her gözyaşından sonra aynı ses, Yusuf! Yusuf! Öyle ağlıyordu ki annesi, dipsiz bir kuyuya düşmüş de kurtaramayacaklardı sanırdınız Yusuf’u. Babası bir yanlış gibi duruyordu annesinin yanında. Bir küfür gibiydi sesi, sen bir in oradan, dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğim sana o zaman! Telaşlı teyzeler ellerini birbirine vuruyordu, aman Allah korusun atlamasın çocuk! Pamuklu şeker satan kamburun yüzünde hiçbir ifade yoktu. Bütün duyguları kamburunun içinde kemikleşmişti sanki. Öylesine boş bakıyordu ki, koltuk altında tuttuğu şekerlerin asılı olduğu dal olmasa adamın dünyayla bir bağı yok sanırdınız. Bir ara keli terlemiş olacak; şapkasını çıkarıp eliyle başını sıvazladıktan sonra şapkasını tekrar takmamış olsa, ölmüş diyebilirdim onun için.

Yusuf’un neden o ağaca çıktığını bilmiyordum. Kalabalıktakilerin kendi aralarındaki konuşmalarına kulak kabarttım, ağaca neden çıktığını anlamaya çalıştım ilkin.

 

“Çocuk işte kim bilir ne istedi de almadılar…”

“Babasına baksana bu adamdan baba mı olur?”

“Annesi şımartmış bu çocuğu, babasından korkmayan çocuk mu olur!”

“Biz olsak şimdiye çoktan düşmüştük korkumuzdan o ağaçtan…”

 

Sonra kalabalıkta kaynayan sesleri duyamaz oldum. Uğultular birbirine karıştı ve ben bir uzak dünyada Yusuf oldum. Kendime sorular sormaya başladım.

Bize benzetemediğim bu çocuk, ne için çıkmış olabilirdi bu ağaca? Benim sırtımda onunki gibi güzel bir ceketim hiç olmamıştı. Öyle bir ceketim olsa, bir yerleri ağaca takılır da yırtılır korkusuyla asla çıkamazdım bir ağaca. Hem bütün kış üşümezdim öyle bir ceketim olsaydı. Hem sonra havamı atardım bizim mahallenin çocuklarına. Bana bir pamuklu şeker alana, ceketi üzerine denemesi için izin bile verebilirdim. Evde nereye asardım onu? Kışın evimizin duvarları nemden akardı, o yüzden ceketi asamazdım duvardaki çivilerden birine. Ağabeyim görse, ceketimi giyer bir daha da vermezdi bana. Annem kışın soğuktan ağrıyan dizlerinin üzerini örterdi belki onunla. O kadar düşünmeme rağmen, bu ceketi ne üzerime giyinebildim ne de bizim evde onu saklayacak bir köşe bulabildim. Yusuf’un annesinin sesiyle, daldığım boşluktan kendime geldim.

“Oğlum in, kurbanın olayım düşeceksin. Baban bir şey yapmayacak sana. Hadi in, in ne olursun!”

Yusuf karşısında toplanan kalabalığa bakıyordu. Gözünde ne bir damla yaş, yüzünde ne bir korku. Görünmenin şaşkınlığını yaşıyordu sanki. Kaçmak istemiş de kaçamamış, kaybolmak istemiş de kaybolamamıştı. Baktığı yerde toplanmış olan koca bir kalabalık. İlk defa gördüğü insanlar. Kambur adam, onlarca telaşlı teyze, ifadesiz bekleyen amcalar, alnındaki bütün damarları yerinden fırlamış olan babası, annesinin sıkça rastladığı yaşlarla dolu gözleri. Ben sarılacak bir sıcaklık buldum der gibiydi Yusuf. Beni rahat bırakın, en azından şimdilik rahat bırakın der gibiydi gözleri: “Hiçbiriniz beni anlamıyorsunuz, ama hiçbiriniz! Ne annem, ne babam, ne de bu kalabalık.”

Ben de ağaçlara tırmanırdım bizim mahalleli çocuklarla aslında. Meyve koparırdık ve ev sahiplerine yakalanmaktı tek korkumuz. Oysa Yusuf hem meyvesiz, hem yapraksız bir ağaca çıkmıştı. Üstelik ceketine aldırmadan. En başından anlamıştım zaten farklı olduğunu hepimizden. Yusuf aldırış etmiyordu aşağıda toplananlara. Gidin diyordu. Ağaca tırmanmak isteyenler olunca, doğruluyor ve gelirseniz atlarım, diyordu. O bunu dedikçe geri çekiliyordu buna yeltenenler. Hemen o anda babadan aynı ses, “Nasıl olsa düşeceksin elime. Elbet ineceksin oradan. Dünya kaç bucak o zaman anlayacaksın!”

Ve alışıldık bir tekrarla annenin gözyaşları arasından, Yusuf! Yusuf! diye seslenişi. Durum böyle devam ederken aniden babası, ben geliyorum da hele sen bir inme, deyip ağacın ilk dalına doğru sıçradı. Kalın dallardan birine tutundu ve sağ bacağını hızlıca dalın üzerine geçirdi. Yusuf o anda ayağa fırladı. Annesi ‘’Durrrrr!’’ dedi. Meraklı, işsiz güçsüz kalabalık birdenbire bir vadinin sessizliğine büründü. Kamburuyla duran pamuklu şekerci, parmaklarının ucuyla şapkasını tutup, uzun boynunu Yusuf’a doğru iyice kırdı. Yüzündeki ifade bir nebze olsun değişmedi.

Yusuf kalktı, “Gelme,” dedi, “alçak adam gelme.” Babası, “Ulan it!” deyip, diğer dala atıldığı anda Yusuf “Anneeeeeee!”  diye bağırıp tutunduğu daldan aşağıya bıraktı kendini. Gözlerim kapanmıştı o an ve açmaya korkuyordum. Yusuf’un kanlar içindeki bedenini görmekten mi korkuyordum? Annesinin onun üstüne kapaklanmış olduğunu görmekten mi?  Babasının çıktığı ağaçta bir heykel gibi donup kalmış olabileceğini görmekten mi? Yoksa o kalabalığın yüzündeki meraklı bekleyişin bittiği andaki sonu mu görmek istemiyordum? Bilmiyorum. Kapanmıştı işte gözlerim o an ve hala açamıyordum gözlerimi. Hiçbir ses de yoktu zaten duyulan. Gökyüzünde uçan bir kuşun bile sesi duyulmamıştı.

“Yusuf!” dedi, biri. Annesinin sesiydi. Gözlerimi açan o sese doğru baktığımda, pamuklu şekerlerin yerde kamburun ayaklarının dibinde, Yusuf’un kamburun avuçlarında olduğunu gördüm. Babası, Yusuf gibi, ağacın dallarına tutunmuş tepeden kalabalığa bakıyordu. Annesinin gözlerinden yaşlar akıyordu. Kambur şekercinin şapkası düşmüştü ama yüzünde hala aynı ifade duruyordu.

İçimden sesler geçti o an… Anamın rahmine dönmek istiyorum. Hayat bir ağaca sarılmaya müsait yer değil, erken anladım. Yağmuru sevmemiz için çok sebep bulamazdık düşünsek ama biz yine de severdik onu ıslak zeytin ağacının yaprakları hatırına. Oysa ilk yağmurda akıtmaya başlardı evimizin damı. Salonun içerisinde dağınık bir biçimde leğenler sıralanırdı, yağmur damlalarını biriktirmek için. O zamanlar herkesin damı akıtırdı belki. En azından bütün komşu evlerin damları. Bütün çocuklarla eşittim. Hepimizin yanağında, babamızın avuçlarından armağan bir allık dururdu. Sokağımız dünyamızdı bizim. Tek katlı bahçeli evler, toprak caddeler, boş arsalar, pamuklu şekerler, at arabaları…