Geleneksel Öl Sanatları/Öd

ÖD

Gece boyunca baktığı halde seyretmeye doyamamıştı. Uyuyakaldığı koltukta, sanki dünyanın en güzel sabahına günaydın dediği bir sevgilinin gülümsemesine, açmıştı gözlerini. Birbiriyle yarışmayı bırakmış ve yanındakinin güzelliğini ortaya çıkarmak istermiş gibi duran her bir renk, hem en önde tek başına, hem de tüm renkleri üzerinde taşır gibi arkadaydı. Tüm bu ahenk, beyazın bir renk olmadığını haykırarak fethetmişti kâğıdı.

Aynur gözlerini çerçeveden ayırmadan, el yordamıyla koltuğun yanındaki sehpadan sarkan düğmeyle aydınlatmayı kapadı. Sabah güneşinin ışıkları, tavandan aşağı doğru inerek aralarına girmeye başlamışken, usulca kalkarak ışık huzmelerinin ortasında dikildi. Yıllardır gittiği ebru sergilerinde, nice usta isimlerin çalışmalarını görmüş, ama tesadüfen girdiği ara sokaklardan birindeki dükkânda bulduğu bu eser, hepsini unutturup hayran bırakmıştı kendine. Oldukça efendi ve çekingen mizaçlı dükkan sahibi de beklemediği kadar düşük bir fiyat söylediğinde, ona sahip olması için hiçbir engel kalmamıştı. O dükkândan nasıl çıktığını, yolları nasıl aşıp, nasıl eve vardığını sorsalar hatırlamazdı. Sanki daha bina inşa edilmemiş ve duvarları örülmemişken bile hazır olan yerine, nasıl da kavuşup, yakışmıştı bu güzellik.

Günler ve geceler ebrunun karşısında geçerken, hep canının istediği fakat ne olduğunu bilmediği şeyi bulmuş gibiydi. Mecburen ayrılmak zorunda kaldığı zamanları ona kavuşmanın hayaliyle geçiriyordu. Fotoğraflarını çekip bilgisayar ve telefonuna yüklemişti ama mesai bitip de eve döndüğünde karşısına geçip capcanlı tek başına izlemek en keyiflisiydi.

Tek başına bu güzelliğe sahip olmak. Tek başına? Ya başkası görürse ne olurdu? Sahip olmasına sahipti ve ekrandan bakmak aynı hissi vermeyebilirdi ama kazayla kopyasını görüp beğenen biri aslını görmek için neler yapmazdı? Başkalarının olası bakışlarından kıskanmaya başladığı gün, fotoğrafları hem bilgisayar hem de telefonundan sildi. Rahatlamıştı.

Bir akşamüstü renklerin gün batımında nasıl göründüğünü ezberlerken bakışları çerçeveye kaydı. Aslında çerçeve değil de, renklerin asılı durduğu kâğıdın, olması gerekenden daha mı küçük olduğu, sorusu takıldı aklına. Sonra bu soruya cevap aramaktan vazgeçip hangi rengin hangi kenardan taşmak isteyebileceğini düşündü.

Böyle bir ahengi bırakıp taşabilir miydi renk? Başka bir yerde bu ahengi yakalayabilir miydi? Başka bir yer… Başka bir kâğıt… Başka bir ebru… Başka bir göz… Başka bir bakış…

Bu güzellik çerçeveye hapis miydi? Yoksa daha büyük bir güzelliğin yakalanabilmiş parçalarından biri miydi? Bu güzellik eğer aracıyı bulup kâğıda döktürdüyse kendini bir kere daha yaptırabilir miydi? Yoksa kâğıda döken nasıl vazgeçmişti bu güzellikten? Nasıl elinden çıkarmıştı? Demek ki güzellik bu kadarla sınırlı değildi.

Aynur, saçının sadece tek bir telini görebildiği sisler arasındaki bir güzele bakar gibi seyrediyordu şimdi ebruyu.

Apar topar üzerine bir şeyler geçirip evden çıktı. Uçar gibi giderken, ebruyu aldığı dükkândan karanlık sokağa vuran zayıf ışığı gördüğünde, adımlarını yavaşlatarak nefesini düzenlemeye ve telâşlı görüntüsünden kurtulmaya çalıştı. Kapıdan içeri adımını attığında satın aldığı ebrunun yerinde uyduruk bir tablonun asılı olduğunu görünce daha da rahatladı. Derinlemesine uzun olan dükkânın arkasında bir bölümü ayıran perdenin kenarından kurtulan ışık, sanki yürümesi gereken yolu gösterir gibi aydınlatıyordu yeri.

Bu yol, elindeki bir parça güzelliği tamamına erdirecek; kendi cennetine kavuşturacak aydınlık bir sırat gibi yarıyordu karanlığı. Bu ışık belki de güzelliğin tamamının içeride olduğunu gösteren bir işaretti… Işıklar saçan bu güzelliğe ulaşmak için çıkacağı yolculuğa hazırlık için derin bir nefes almaya çalıştı.

Bir kaç adım atıp aydınlanan yolu gölgesiyle ezen Aynur, “Kimse yok mu?” diye seslendi. Nefesi hâlâ düzelmediğinden cılız bir ses çıkardığını farketti. Daha iyi duyulabilecek sesi çıkarabilmek için, yavaşça derin bir nefes alırken perdenin önüne kadar geldi. Tam nefesini konuşmak için vermeye hazırlanıyordu ki perdenin açılmasıyla göğsünün ortasına soğuk, keskin bir ağrı girdi. Ve ağrı nefesi dışarı çıkmasın diye hızla boynuna giderek ses tellerini titretti.

Hatırladığı çekingen gözler gitmiş, sahip olduğu kocaman beyazların kanlandığı bakışlar gelmişti. Bakışların sahip olduğu vücuttan çıkan elin tuttuğu bıçak, yavaşça vücudundaki sıcağı çekerek çeliğini ısıttı. Kalbinden aşağı doğru incecik akan ılıklık, bacaklarının soğumasıyla buluştuğu anda gözleri karardı.

Adam, safra kesesini ustalıkla karaciğerden ayırdı. Keseden dikkatlice kavanoza süzdüğü sıvının havayla temas ettiğinde, sahip olduğu altın rengini bırakıp yeşermesini, çekingen bakışlarının taşıdığı hayranlıkla seyretti. Kaynayan suyun bulunduğu tencereye dikkatlice kavanozu yerleştirip saatini ayarladı.

Tesadüfen girdiği dükkânda gördüğü ebrunun karşısında çakılıp kalan Kenan, eserin fiyatını duyduğunda hemen ödemeyi yaparak satın aldı. “Daha önce bu kadar güzel bir çalışma görmemiştim. Bu ustalıkla daha çok eser vermelisiniz bence” dedi çekingen mizaçlı eser sahibine. “Kaliteli malzeme bulmakta çok zorlanıyorum artık” diye karşılık verdi adam. “Özellikle Öd. Patlamamışı çok zor bulunuyor”

-O-

 

Resim: Engin Yıldırım