Kapalı Maraş Anlatıları: Batık Ev ve Emanet Hafıza

Fatoş Avcısoyu Ruso

Kıbrıslı şair, çevirmen ve akademisyen Nafia Akdeniz ile yıllardır zihnine, şiirine ve akademik hayatına yön veren ‘ev’ kavramını konuştuk. Özellikle 1974 sonrası yerinden edilen Kıbrıslırumların   içlerinde ve yeni yaşamlarında yeniden şekil bulan Kapalı Maraş’ın (Varoşa) toza, saksıdaki ağaca, bir süs objesinden fazlası olan kuma dönüşmesine şahitlik ettik ve barışı fısıldamasına.

‘dikenli tellere takılan gözümü(zü) kurtar(dık) görüşümü(zü), askıdaki ruhları(mızı)’

                                 (Yer Edinme, Nafia Akdeniz)

“Fantom bir ağrı olarak hissediyorum tanrıyı, öldüğünden beri. Fantom bir ağrı olarak hissediyorum barışı!”

Akademik çalışmalarına yön veren ‘yer edinme ve yerinden edilme’ kavramlarını hamile beden (anne) ve şehir (Kapalı Maraş) odağında şekillendirdin. Birbirine temas eden bu iki mekanın devinimi, yerinden edilen varlıkla (çocuk/ Maraş sakini) geride kalan varlığın (anne/ Maraş) hafızalarını ve varoluşlarını ‘geçmiş, şimdi ve gelecekte’ nasıl etkiledi/etkiliyor? Aynı zamanda, ‘emanet hafıza’ olarak tanımladığın, başkalarına ait hatıraları dinlemek, o anlatıları dönüştürmek senin hikayeni ve şiirini nasıl etkiledi, seni nerede konumlandırdı?

Bir çocuğun oyuncaklarını parçalara ayırması anatomik bir merak. Parçalara ulaşarak bütünü anlamlandırmaya çalışıyor. Dokunarak keşfettiği yüzeyin, derinin altını merak etmeye başlıyor. Parçalar, organlar yerli yerinde olmadan bütün çalışmıyor, yaşamıyor. Bunu öğreniyor. Yeni yerleşkeler farklı anlam bütünlükleri oluşturabilir. Eksik parçalar için protez uzuvlar yaratılabilir. Parçanın yerinin değişmesi bazen bütünü değiştirebilir. Devinen bütün bazı parçaları işlevsiz hale getirip tedavülden kaldırabilir. Bunları deneyimliyor çocuk. Büyüyüp Deleuze ve Guattari’nin organsız beden kavramını eviren de yapay rahim yaratmayı düşleyen de bu çocuk. Böyle bir parçanın, kadın bedenini, annelik ve aile politikalarını nasıl altüst edebileceğini düşünün! Yapay rahimden doğma Mars’ta yaşam arzusu. Yer edinme ve yerinden edilmelerin en uç noktalarından geri içinde yaşadığımız dönemin pratiklerine bakacak olursak beni tecrübe ettiğim günden beridir hem retrospektif hem prospektif olarak çok düşündüren bir farkındalığımdan bahsedeyim. Maraş’a nasıl vardığımı da açıklayacak bir farkındalık hem anne hem Kıbrıslıtürk olarak.

3-4 haftalık hamileliğim esnasında çekilen kızımın ultrason fotoğrafında gördüğüm gebelik kesesi, embriyoyu görmeden gördüğüm o kese, kızımın oluşacağı, gelişeceği ve doğacağı yerdi (Görsel 1). Yerini ediniyordu kızım benim bir parçam olarak. 7-8 haftalıkken ilk kez ilk yerinde göründü (Görsel 2). Doğumuyla ilk yerinden edilişini yaşayacak, karnımda iken göbek bağıyla beslendiği yaşam, doğumdan sonra göğsümden gelen sütle devam edecek. Sonra benim parçam olması metaforik düzlemde devam ediyor ve edecek olsa da birey olmak için hep karnımdan kovulduğu cennete özlemle yeniden oradaki kadar rahat edebileceği yerine vardıracak kimliğini arayıp duracak. Benim gibi. Senin gibi. Buna yaşamak denir ki emanettir. Yaşadığımıza dair hafızanın yaşanan mekân ve zamanla ilgili hem kişisel hem kültürel bir kanıt olarak miraslaştırılması geçmiş gelecek köprüsü inşasıdır aslında. Ölümlünün ölümlü olduğu gerçeğiyle başa çıkma çabası.

  
Görsel 1. 3-4 haftalık gebelik kesesi 

   
Görsel 2. 7-8 haftalık gebelik kesesi ve embriyo

“Çocukluğumdan getirdiğim evsizliğimi daha sonra bir yetişkin olarak aldığım kararlarla tekrar eder oldum”

1974 savaşı sonrası doğduğum için Maraş’a ait şahsi hafızam yok, Maraş insanının savaş öncesi oradaki yaşam hikayelerini dinleyerek yüklendiğim bir hafıza var. Onlara geçmişten emanet, bana onlardan. Böyle bir hafızanın içine beni iten, orada tutan, taşıyıcılarından kılan kendi ev ihtiyacım, yurt ihtiyacım, gelecek ihtiyacım oldu. Çocukluğumdan getirdiğim evsizliğimi daha sonra bir yetişkin olarak aldığım kararlarla tekrar eder oldum. Geldiğim aşamada yurtsuzluğumu dışarı kapatıp rahat edebildiğim bir evim var ama bu yurtsuz olduğum gerçeğini değiştirmediğinden evime aidiyetim pekişmiyor. Yerlerine bağlılıklarını anlatmanın farklı biçimlerini üretmiş, eve dönüş hak ve isteklerini ifade etmenin bin bir yolunu bulmuş Kıbrıslırum Maraşlılara o bahsettiğim çocuk gibi, o anatomik merakla yaklaştım. Yer-insan arasındaki bağı ve kopuşu, bütünlüğü ve parçalanışı hatırlayanı dinlersem belki ben de kendimi yerimde hissedebileceğim yola girebilirim; o yeri, o yurdu bulabilirim diye düşündüm. Geldiğimiz aşamada içinde bulunduğumuz siyasi konjonktüre direnen bir hayalimiz var: ortak yurt. Onlarınki de benimki de aslında dönülecek ev değil, varılacak ev hayalidir; barışmış, birleşmiş Kıbrıs’tır. Gelecek nostaljisidir bu

Latife Tekin yerinden edilen kitlenin ‘dilsiz’ olduğunu söyler. İnsanın bir dil sahibi olmak için önceki varlığına sırt çevirdiğini de. Sen, çok uzun bir zaman diliminde çocukluğundan, çocukluk hikayesinden uzaklaştırılan Maraşlılarla şiirine de adını veren ‘Batık Ev’i konuştun. ‘Emanet hafıza’yla yeniden yeniden yüzleştin. Dinlediğin yerinden edilme hikayelerinde kendini ifade ediş şekli nasıldı? Dil tek başına yeterli miydi geride bırakılan ev’i anlatmaya, başka objeler dil’in yerine geçti mi? Maraş’ın gerçek sahiplerinden hareketle yerinden edilen bir insan, geçmişe doğru uzanan çatlağı nasıl ve neyle doldurur sence, doldurabilir mi ya da?

Julia Kristeva’nın Türkçeye tam karşılığı olmasa da iğrenmek olarak çevrilen kavramı abject Latife Tekin’in bahsettiği önceki varlığa sırt çevirmeye denk düşüyor olsa gerek. Kristeva anne bedeninin bebek için dil öncesi, baba ve kural öncesi yer olduğunu söyler, anneden kopuşun, iğrenmenin, dil edinmeye, özne olmaya giden süreci başlattığını anlatır. Bu doğadan kopan şehirlinin de hikayesidir. Anneden kopan göbek bağını doğadan da koparan insan, anne – doğa sonrası yaşam alanlarını ve biçimlerini dil aracılığı ile anlamlandırmak zorunda kalmıştır. Anlatmanın arkeolojisini yaptığı Homo Narrans – İnsan Niçin Anlatır? kitabında İsmail Gezgin, insanın anlata anlata kurduğu evrenlerin ve kültürlerin kazısını yapar. Maraş anlatılarını kayda alırken ve yorumlarken benim de yapmaya çalıştığım kurulan, yıkılan ve yeniden hayata döndürülmek istenen bu şehrin dinamiklerini, kültürel kodlarını çözümlemekti. Barış görüşmelerinin en vazgeçilmez kozu olan bu şehir, yarım asır boyunca askeri yasak bölge olarak insansız çürürken Kıbrıslıtürk’ün de yurtsuz çürümesinin açıklamasını gizliyor olmalıydı. Batık ev’imde kazanı sürekli milli anlatılarla döndürülen çamaşır makinesinin temizleyemediği sefil bir insanlık lekesiydi eril aklın ellerinde dikenli tellerle boğulmuş bu şehrin hali: çamaşır makinesinde dönüyor hâlâ / klinik beyazı çarşaflarda sefil leke, / çeyiz desenlerinde kuğular yüzüyor / yüzümde balıklar baldırımda yara.

Ayak sürüyen yaralı bir zaman akışı ya da zaman durdu sanrısı yaratan insan yaşamı kalıntılarına ben araştırma yöntemim etnografyanın verdiği sezgisel imkanlarla, Henri Lefebvre’nın Ritimanaliz – Mekan, Zaman ve Gündelik Hayat kitabında anlattığı ritimanalist olarak yaklaştım bazen; taşın, duvarın çürüme ritmini tutmaya çalıştım. Evlerin, otellerin, okulların, müzelerin, kütüphanelerin, galerilerin, eğlence yerlerinin sayısını bilmekle yetinebileceğim bir anlama çabası içinde değildim. Saatlerce, günlerce aynı evlere baktım mesela, farklı ısılarda, farklı ışıklarda aynı evlere. Oradaki hayatlardan çıkan sesleri, kokuları düşledim. En çok, yarım inşaatların yarım kalması düşündürdü beni. Geleceğe doğru, doğurgan duruyorlardı. Talan edilememiş temeldiler. (Yayına hazırladığım yeni şiir dosyamın adının Yarım İnşaat olması bundan). Rebecca Bryant ve Daniel M. Knight’ın Geleceğin Antropolojisi kitabından ilhamla kuramsal zeminimi güçlendirerek şehrin geleceğinin şimdiki zaman anlatılarıyla nasıl kurulduğuna baktım. Bu kurguların nasıl çatıştırıldığına. Sadece hafızadaki geçmişin değil, hayaldeki geleceğin de savaş alanına dönüştürülüp talan edilebileceğine şahit oldum, şahsen yaşadım. Bu talandan sağ çıkaran da yine anlatı, çeşitlenerek çoğalan farklı dillerde, yeni ifadelerle anlatı. Portakal şehriydi Maraş. Portakallı kek kokularının sokaklara yayılıp denize ulaştığı günlerden kalma atıl bir fırın fotoğrafladım geçenlerde orada (Görsel 3). Bir örnek bu sadece sözsel dilin o yaşamı anlatmaya yetmediğine. Bu imge ile kendi hafızanızdaki portakal kokusunu çağırmakla tamamlayabilirsiniz hikâyeyi. Böyle evrenselleştirebilirsiniz. Empati böyle uyanır, böyle umursanır bir diğer insan. Ortak insan duyularında birleşir parçalanmış insanlık.

Görsel 3: Maraş’ta atıl bir fırın, 2021

Kokunun yanında bir de dokunarak anlatmayı, anlamayı, aktarmayı örneklendireyim. 1974 yılında 7 yaşında olan bir Maraşlı ile yaptığım karşılıklı görüşmeden bir kesitle sözü ona bırakayım:

Çok net hatırlıyorum. Denizde oynuyordum. 5 yaşlarındaydım. Henüz yüzemiyordum. Islanmasın diye annem havluyu kıyıdan 10 metre kadar uzağa serer, suda oynarken beni izlerdi. Çıkıp annemin yanına gidene kadar ayaklarım kurur, üzerlerine hiç kum yapışmazdı. O kadar pürüzsüz, ince ve ipeksiydi ki kum asla çamur olmaz, kir tutmazdı. Limasol veya Baf kumu gibi değildi, Protaras kumu gibi de değildi. Altın kumumuzdu bizim… Maraş’ı 7 yaşında terk etmek zorunda kaldım. 2003’te kapıların açılmasıyla tekrar geldiğimde, sahilimize koştuğumda oğlum, benim Maraş’tan ayrıldığım yaştaydı. Kendi çocukluk tecrübemi hatırladım ve oğlumun da aynı şeyi yaşamasını istedim. Ona ayakkabılarını çıkarmasını, denize kadar kumda yalınayak yürümesini, sonra da yanıma dönmesini söyledim. Annemin beni beklediği yerde onu bekleyecek, geldiğinde ayaklarına bakacaktım… Kuruydu ayakları, kum yapışmamıştı, hala ipek, hala altındı kum. O anda evimden, şehrimden, çocukluğumdan, yaşayacağım olası hayattan koparılırken açılan yaranın kısmen iyileşmiş olduğunu hissettim. Oğlum benim o sahilde kalan hayatımı devralabilir, oradan yaşayabilirdi artık Maraş’ta, o kumu bilen Maraşlılığıyla…

Sesi titremeye başlamış, gözleri dolmuştu. Yutkunma seslerimi bastırmak o kadar zordu ki o anda benim için. Aklımdan geçeni duyacak diye ödüm kopuyordu: Kahretsin! Kim ya da ne iyileştirebilir ki bu insanların yarasını? Kaybettiği çocukluğunu çocuğuna verebilmeyi düşleyen bir insan bu, bir Kıbrıs insanı. Benim gibi, yok basacak yeri.

Bitmiyor kum anlatıları. Dokunma duyusuyla bir sonraki nesle aktarılan aidiyetin yanında hep farklı biçimlerde ve işlevlerde çoğaltmışlar, çoğaltıyorlar kum hafızasını. Kimisi sahilden alıp şişelerde saklamış, şimdiki evi ve Maraş’ta kalan evi arasında bağ kuracak şekilde muhafaza etmiş (Görsel 4). Kimisi yeniden üreterek farklı biçimlerde çoğaltmış, Maraş kumundan mumlar yapmış, arkadaşlarına yeni yıl hediyesi olarak dağıtmış, bir sonraki yıla evlerine dönmüş olmayı dilemişler birlikte (Görsel 5). Kimisi de Maraş üzerine yazılan çocuk hikayelerinin okunduğu sınıflarda anlatım nesnesi olarak kullanmış, dokunarak, yine duyularla yeni neslin hafızasına aktarmış Maraş kumu hissini (Görsel 6).




Görsel 4: Şişede kum


Görsel 5: Kumlu mumluk


Görsel 6: Ders nesnesi olarak kum (Pamela A. Papaiacovou)

İrlandalı şair Seamus Heaney şaire gücünü veren şeyin ‘yer duygusu’ olduğunu söyler. Senin şiirinde de -her yazarda az ya da çok gördüğümüz- bir yer yaratma, bütün yerleri geride bırakıp yazıya yerleşme isteği var. Tam burada durup senin aynı zamanda bir anne, fotoğrafçı ve dalgıç olduğunu da hatırlatmak istiyorum. Şiirinde edinmeye çalıştığın yeri anlatırken seçtiğin sözcükler, ilk şiir kitabın Yok’ta ‘çocuk, anne, baba’; çeşitli dergilerde okuduğumuz şiirlerinde ise ‘Maraş’ı ve nihayetinde bütün bir dünyayı’ imliyor. Dille metaforik bir uzamda anlattığın yerin gerçekliği; varlıklar ve formlar arasında titiz bir şekilde kurduğun bağın gailesi nedir?

Ne su ne uzay insan yaşamı için. Bastığımız yerden başka yerimiz yok. Topraktan başka. Yerin yüzünü, haritalardaki çizgileri, sınırları bu kadar çekiştirmemiz bundan. Ne evler batırıp Mars’ta arsalar açtık, cenneti başımıza yıktık. Açlıktan çamur yalayan, tecavüzden organları parçalanan, kalan sağlam organları satılan çocuk varken robot haklarından bahseden bir dünyadayız. Petrolün şarıl şarıl geçtiği sınırlarda, şarıl şarıl kan döken insanın dünyasında. Oksijen azlığımız bundan; ölmeden ölmemiz. Yok işte yerden başka yerimiz, gailem bu, bunu dert etmeyen insan gailem:  başka söylese de dil terbiyesince / gübreyim bir ağaca beden biliyor / hafıza emanet bana hasret göğedir / kafeste kanarya ölü yükseliyor—

Yönetmenliğini Chloé Zhao’nun yaptığı Nomadland (2020) adlı filmde öne çıkan ‘hatırlamak’ ve ‘ev’ kavramları ‘Hatırlanan şeyler ölmez!’ ve ‘Ev insanın içindedir!’ cümleleri ile izleyicilere yeni bir önermede bulunur. Kuşkusuz kişisel hatırlama ile toplumsal hatırlama arasındaki farkın bilinciyle okumamız gereken cümleler bunlar. Susan Sontag’ın ‘Belki de hatırlamaya çok fazla değer verilirken düşünmeye yeteri kadar değer verilmiyor.’ sözü tam da o farka denk düşüyor. Zira anlamak da hatırlamak kadar önemli! Savaş Alanı haikularından ‘saksıya diker/ evinden edilenler/ ağaçlarını’ şiirini de akılda tutarak, şair sezgisi ile yaptığın etnografik çalışmaların sonucunun ‘anlatan ve okuyan’ arasında bu işlevi yerine getirdiğini söyleyebilir miyiz ve sana göre ev neresidir?

Şair sezgisi dediğimiz ve buna imkân alanı açan antropolojiden ödünç alınmış araştırma yöntemi etnografya aslında sadece görülebilir ve ölçülebilir olanı bilgi olarak tespit eden pozitivist bilimin yok saydığı insan hallerine odaklanarak sürdürür bilgi oluşum sürecini. His. Duyu. Sezgi. Hikâye. Her türlü iletişim biçimi. Gözün göremediğini koklayan burunla bilgi toplar mesela etnograf. Anlamaya çalıştığı insanın yediğini yiyerek veya yiyemeyerek kültür kodlarını çözümler. Derinlemesine anlamak için katılır araştırılanın yaşamına, mesafeyi kaldırır. Sınırı kaldırır. Oradadır, onlardandır. Dinler ve konuşur. Anlatılanlar kadar birlikte susulan zamanlarda olanları da kayda geçirir. Akademik yazına entegre ettiği edebi bir dil üretir. Ön cephe şairi olarak bilinen Polonyalı gazeteci yazar Ryszard Kapuscinski’nın tartıştırdığı gazetecilik nerede biter edebiyat nerede başlar sorusuna hedeftir etnograf da. Yaşar Kemal’in röportajları için söylediği “bal gibi edebiyat türüdür” etnografik yazın için de söylenebilir, etnograf da haberi / bilgiyi oluşturan süreçlerle ilgilenir, hikayelendirir. İçinden baktığı bir vizyonu vardır. Bunu açıklamak zorunda kalmaz, dert ettiklerinden bellidir. Şiire, hatta haiku şiire damıtabildiğim etnografik bulgularımdandır saksıya diker / evinden edilenler / ağaçlarını.  Geçicilik duygusunu, köklenmeyi ertelemeyi, yarım asır uzayan şimdiki zamanı, tok’u gelmeyen tik’i, Maraşlıların eve dönüş sürecini böyle taşıdığımda okura, anlaşılır ve hatırlanır kılmaktır niyetim ‘olanı biteni’. Doktora tezimin tozunu aldıran şiirler bunlar. Maraş’ı sadece hatırlamakla ölümden kurtaramayız. Ya da şöyle: Maraş’ın geleceğiyle ilgili kurduğumuz hayali de hatırlamalıyız. Yeri gelmişken tekrar edeyim. Gelecek nostaljisidir bu.

Bir haiku da ben ekleyeceğim ama önce bulguyu edindiğim görüşmeden bir kesitle yine bir Maraşlıya vereyim sözü. Evinin önündeki dikenli tellerin dibinde yaptığımız görüşmemiz esnasında bana evini göstere göstere anlatıyordu, yaban çiçeklerinin açtığı zamanlardı:

Artık tamir edilemez durumda. Çökmek üzere. Kolonu görüyor musun nasıl da eğilmiş. Çatıda biriken tozların ağırlığından eğildi kolon, büküldü ev. Çökmeye hazırlanıyor…

Görüyorum. Çatıda küçük mavi, menekşe çiçekler de görüyorum.

Evet, yıllarca biriken toz, toprak oldu. Kuşlar tohum taşıdı, ev tozun toprağın ağırlığından çöküyor ama o ağırlıktan, o birikimden çatısında çiçekler açıyor…

Ne büyük ders: Yeryüzü katman değişiyor. İnsanın eklediği katmanları değişiyor. Yok olmuyor eski, dönüşüyor. Eski evin çatısı yeni evin bereketli taban toprağı olabilecek potansiyele sahip. Yaşamayı, yaşatmayı bilsek… biriken tozdur / çatı çiçeklerinin / bitek toprağı.

Ev’i çok daha geniş bir perspektiften düşündüğümüz zaman vardığımız yer, antroposen çağı yaşamakta olan dünya! Ekolojik dengenin neredeyse geri dönülemeyecek bir noktada bozulmasının, keza biyoçeşitliliğin azalmasının müsebbibi de tabii ki -aynı bencil ve sevgisiz- insan! Şiirlerindeki dil, taşıdığı öfkeyle birlikte mutlaka suya, toprağa, köke, hayvan seslerine, endemik bitkilere uğruyor.  ‘Yarım İnşaat’ şiirinde şöyle diyorsun örneğin: sümüksü hüzünle boşaldı organları/ oturdu içine kolsuz bir ahtapot/ kaya dibinde sıyırdı kabuğunu ıstakoz /balık sırtında geldi tanrı, fantom ağrı.
Şiir, doğa ve insan arasında olması gereken -doğru- ilişkiyi tesis ederken, imgesel, biçimsel ve düşünsel olarak nasıl bir değişime uğrar? Bir yandan içindeki solastalji duygusuyla baş etmeye çalışan, bir yandan hayatını idame ettiren, bir yandan da üreten şair, içine düştüğü arafla nasıl başeder?

Kötüye gidiyor her şey. O kadar yorgunum ki içime büyümek zorunda kalmaktan, o kadar sıkıştım ki kabuğumda.  Istakoz öğretisi o ihtiyaç duyduğum ‘kendime ait’ kaya dibi. O yer. Varamıyorum. Yüzdüğüm Maraş denizinde kulaçlarımı kesen, hayatta kalma uzuvlarımı yaralayan askerin dur düdüklerini duyuyorum, içime oturan ahtapotun kolsuzluğunda. Fantom bir ağrı olarak hissediyorum tanrıyı, öldüğünden beri. Fantom bir ağrı olarak hissediyorum barışı! Anatomik bozukluklar yaşıyor hayallerim. Tekrar tekrar o çocuk olmalı, belki de parçaları da parçalamalıyım. Ait hissetmediğim pasaportlarımın sayfalarını da. Atlantis’i daha sık düşünmeliyim. Orada yapılan hatanın tekrarıyla geldi antroposen çağı. Yeri gelmişken tekrar edeyim, Mars’ı değil Atlantis’i düşünmek gibi bir şey benim gelecek nostaljim.

Şiir yazmak düşünmek benim için. Sağaltıcı. O sümüksü hüzünden arınma halim. Henüz yayımlanmamış bir şiirim kurtarılacaklar. Kıyamet sonrası sessizliğinde yazdım. Umuttu aradığım, kelimelerime çize çize vardım. Şiir başka yerde olacak ama yazma sürecimde çizdiğim o mandalayı burada paylaşayım; geçtiler gürültüyle zaman nehrini.

Görsel 7: Mandala Kurtarılacaklar
Nafia Akdeniz