Geleneksel Öl Sanatları/ Kün – I

I

            Veli usta, kamyondan indirilen kalaslar için önceden hazır ettiği bölümü eliyle işaret ederek taşıyanlara nasıl yerleştireceklerini gösterdi. Memlekette yetişmeyen ve denizaşırı ülkelerden özel siparişle gelen bu ağaçların zarar görmemesi gerekiyordu. Zaten güzelce sarıp sarmalanmışlardı ama Veli usta eşeği sağlam kazığa bağlamayı sevdiğinden, marangozhanenin dipteki kısmının en güvenli yer olacağını düşünmüş ve gelen ağaçların hem altlarını hem de duvara dayanacak kısımlarını kalın çıtalarla desteklemenin öncesinde bir de branda sermişti altlarına. Kalaslar yerleştirildikten sonra brandanın fazlasını da üzerlerine örterek içini ferahlatan serin bir nefes aldı.

Dışarı çıktığında marangozhanenin demir kapısının iyice örtüldüğünden emin olmak için her zamanki gibi hızlıca çekti. Önce sarsıntıyla duvardan kopan sıva parçalarına sonra döküldükleri yere baktı. Kapının çevresinde neredeyse hiç sıva kalmamıştı ve örüldüğüne şahit olduğu yılları hatırladığı tuğlalar, öldükten çok sonra derisi yüzülmüş bir hayvanın etinin parlaklığı kadar yansıtıyorlardı batan güneşin ışığını.

Dükkânı, gün batımına bakan yokuşun bittiği sokağın en sonunda ve üç yolun kesiştiği yerdeki binanın giriş katındaydı. Binanın cephesi, yaz sonu,  sonbahar ve bulutsuz kış günlerinde vuran akşamüstü güneşiyle ısınıyordu. İlk inşa edildiği zamanlarda yoldan yüksekte olan dükkânın girişi, taşların sökülüp asfalt dökülmesi ve  sonra bozulduğunda yapılan yamalar yetmeyip de yeniden asfaltlanmasıyla zeminle aynı seviyeye gelmişti. Döşenen kaldırımlarla iyice yükselen taban yüzünden de baş eğmeden dükkân içine girilemez olmuştu. Çıkarken de eğilinmezse kapının hem kendisi hem çerçevesi demirden olduğundan, çok acı veren kaçınılmaz çarpmanın sesini duyanların bile derinlerinden bir teli kopartıp aynı şiddette acıyı onlara da yaşatırdı.

Gün batımının kızıl ışıkları, yıllardır çarpan kapının etkisiyle, saplandığı tuğlayı da çatlatıp yer yer parçalayan çerçeveye kaynaklı demir dikmelerin pasını aydınlatıyordu. Gün batımı,, üç yol ağzında duran dükkânın üzerine gece çökmeden eve gitmeye çalışan Veli ustanın gölgesini demir kapının camlarından süzerek içeride gezdiriyor ve sanki ruhunun solukluğunu tuğlaların arasında bırakması için yalvarıyordu. Gölgesi, ne tuğla ne demir kapı ne de dikmeler ayırt etmeden salınıyordu ama içeri düşüp eskimiş makinelerin üzerinde gezinmeye çalışmadan önce, kenarlarını, camın kirine pasına kurban edip canlı mı cansız mı ayırt edilemeyecek bir şekle bürünüyordu.

Veli usta yokuştan aşağı inerken, çökmekte olan akşamın kızıllığını siyah gözlerinde eritip cebinden çıkardığı telefona baktı. Sağ elinin işaret ve orta parmakları ilk boğumlarından kopuk olduğu için sol eliyle telefonu tutup hâlâ yeterince ince bir uca sahip sağ serçe parmağıyla tuşlara bastı. Telefonu kulağına götürdükten üç beş saniye sonra, “İrfan bey, benim Veli usta… Keresteleri getirdiler, yarın başlıyorum Allah’ın izniyle”, dedi. Karşı tarafın konuşmasını dinledikten sonra “Tamam ben size haber veririm”, diyerek telefonu kapattı. Yokuşun en aşağısına geldiğinde sola dönüp otobüs durağına kadar yürüdü.

Ana caddelerden birine bağlanan ve şehrin en çok toplu taşıma aracının geçtiği yerlerden biri olan bu durak, Veli ustanın görebildiği yerden varana kadar üç beş otobüsün yanaşıp yolcuları almasına ve boşalan yerlerinin hemen yenileriyle dolmasına sahne oldu. Kalabalığa karışmadan kenarda beklemeye başlayan Veli usta, gündüzün geceye döndüğü bu yarı karanlık zamanda duraklayanların yekpare bir gölgeye dönüşüp, çokça kafa üzerinde onlarca göz ve kulağa sahip dev bir organizma gibi hareket edişlerini izlemeye başladı. Boyunlar birbiri ardına uzayıp kısalıyor, gözler gelen otobüse aydınlanıp gidene kararırken, kulaklar kafaları seslere döndürüyordu. Gündüz bambaşka renklerle bezeli vücutların oluşturduğu bu organizma, alacakaranlık içinde debelenirken, otobüslerin ışıklarının gerçek renklerini hatırlattığı parçalarını yola tükürüyordu birey birey..

Son üç senedir yürüme mesafesindeki yuvasından taşınmış ve yeni evine ulaşabilmek için otobüslere biner olmuştu. Yıllardır alışveriş yaptığı bakkalı artık sadece gün içinde sıradan şeyler için kullanıyor evin ihtiyaçlarını otobüsten indikten sonra yol üzerindeki marketten yapıyordu. Muhitine giden otobüs ancak elli dakikada bir ve ağzına kadar dolu geliyor, eğer şoförün keyfi yerinde değilse durakta durmaya tenezzül bile etmeyebiliyordu. Adım atacak yer olmayan otobüse bindiğinde elinde taşıdığı şeyler yolun yarısından sonra iyice ağırlaşıp zaten çile hâline gelen seferi dayanılmaz kılıyor veya içerideki hareketler esnasında kendisinden bağımsız olarak başka vücutlar arasında sıkışıp uzaklaşabiliyordu. Bunu dillendirmese de bakkalın anlayacağını düşünüyor ama yine de küçük alışverişler günlük günah çıkarmalara dönüşüyordu. Bu alışverişlerin çoğu çay yanında tüketilecek fabrikasyon kurabiyeler veya ekmek arası salam,kaşar; eğer canı çekerse ve dükkandaki tüp doluysa bol soğanlı melemenlik malzeme oluyordu. Yakında yaşarken öğlen bir şeyler yemek dert değildi fakat taşınmaya sebep olan geçim derdi esnaf lokantasına girip bir şeyler yemeyi bile imkânsız hâle getirmişti.

Veli usta hayatının ilk on beş yılını çoğu kişinin imreneceği bir şekilde… Babasının ölümünden sonra bakmak zorunda kaldığı fakat ısrar edip çalışan annesi felç olana dek süren yirmi beş seneyi rahat sayılabilecek kadar iyi…  yatalak annesi ve ona bakmak bahanesiyle yanlarına kapağı atan dul teyzesiyle beraber olduğu son on seneyi ise zorluklar içerisinde geçirmişti.

On altı yaşında yanında çırak olarak başladığı marangozluk mesleğini öğreten amcasının, aynı babası gibi erken yaşta ölmesi, kalfalığının sonuna geldiği dönemde dükkânın  zoraki ustalığına terfisine sebep olmuştu. Bir süre sonra marangozhanenin asıl sahibi de ölünce hızlı bir kararla senetlerin altına imza atıp marangozhanenin sahibi ünvanına da kavuştu.

Yükselen göçle beraber artan inşaatların ihtiyacı olan kapı pencere doğrama siparişleri sayesinde bir ara işleri büyütür gibi olsa da alüminyum ve plastik doğramaların icat edilmesiyle yeni aldığı elemanları bile işten çıkarmış ve aldığı makinelerin taksitlerini güç bela bitirebilmişti.

Sonraki dönemlerde ayda yılda bir gelmeye başlayan ahşap doğrama işlerinde kullandığı nakliye kamyonetini “zaten ev de yürüme mesafesinde” diyerek satmış ve dükkân kirasını düşünmediği borçsuz bir dönem daha yaşamıştı. Kendisiyle hesaplaştığı ve marangozhanenin masraflarını çıkartmayacak kadar küçük ve ustalık gerektirmeyen işlerin bile gelmediği bir dönemde, oturduğu mahalleye olan taleplerin yükselmesi sonucu artan kiralar yüzünden de yuvam dediği yerden başka bir eve taşınmıştı.

Şimdi her gün beklediği otobüsün numarasını görmek için gelenlere gözlerini kısıp baktığı bu durakta, hesaplaşmaları daha da büyüyerek aklında yabancılaşan rakamlara karışıyordu. Babası kucağında kocaman bir beş’le yatarken, annesi harflerle rakamları havaya atıp tutuyordu yattığı yerden. Kapı pervazları modern yazılmış rakamları gösterirken, pencerelere yeni takılan camlarda beyaz badanayla başkaları beliriyordu. Uzaklardan bir kamyonet gelip hepsinin içinden geçiyordu, kasasında taşıdığı kocaman tek sayılarla. Otobüse binişi ve kalabalıkta ilerlemeye çalışması o kadar tekdüze hâle gelmişti ki hayalindeki kamyonet, her şeyi parçalayıp sayıları etrafa saçtığında otobüsün camından dışarı bakar vaziyette buluyordu kendini.

Hangi ayda olduğunu otobüsteki çocukların günlük veya okul kıyafetleri giymesinden anlıyordu artık. Ay başlarını da dükkân sahibinin aramasından. Telefon çaldığında oturur durumda oluyordu hep. Otobüsteki çocuklar da oturuyordu. Kendisi de bütün gün dükkânda oturuyor ama akşam eve giderken otobüste ayakta kalıyordu. Bazen çocuklardan birisi yer vermeye çalışıyor ama o kabul etmiyordu yorulmadığı için. Telefonu da ne kadar çalarsa çalsın açmadığı gibi. Sonra bir cesaret eline alıp telefonu kendisi arıyordu dükkân sahibini, sanki iş varmış da duymamış gibi yaparak. Muhite çok talep olduğu için dükkâna rağbet artmıştı,. “Eski kiracı olduğundan…”, diyordu inşaatına şahit olduğu binadaki dükkanın sahibi, “başkası olsa…” diyordu, “Veli ustaaa…” diyordu.

Veli, yıllarca “usta”yı bir soy isim gibi taşıdığı için “hayalden kamyonet” gelip ünvanı oluşturan harfleri kırıp döküyordu. Veli gerçek soy ismini  hatırlayıp “usta”nın yerine koymaya çalışıyor, kendine yabancılaşıyor ve adını bile unutarak bu işe girdiği güne lanetler ederken, kendisini babasını suçlarken buluyordu. Bu sefer kamyonet daha büyümüş ve daha hızlı gelirken şoför koltuğundaki amcası ve yanındaki babasının onlarca basamaklı sayıların küfür gibi dudaklarından savrularak kendisini kovaladığını görüyordu.

Otobüs ışıklı ana yoldan ayrılıp seyrek sokak lambalarının başladığı yola girdiğinde duruyor… Veli usta duran aracın el freninin çekilmesiyle bu ruh hâlinden sıyrılıp kamyonetten kurtuluyor ve şoförün “Son durak!” ikazını duymamacasına hızlıca evine gitmek için ilk adımını atıyordu otobüsten dışarı.

Kasadakilerin, yaptığı alışveriş ne kadar tutarsa, para üstüne yatacaklarını hesaplamakla geçen kısa bir yürüyüşten sonra elinde ekmek ve yerine göre soğan, patates veya ucuz meyveyle marketten çıkarak, bugüne kadar bıraktığı bir ve beş kuruşları toplamayla uğraşıp yine de tutarı hesaplayamadığı kadar kısa bir yoldan yürüyordu devamında.

Bu yatalaklığın annesini mi küçülttüğü yoksa teyzesini mi irileştirdiğini hesaplamaya çalıştığı kısa bir kıvılcımla içeri girdiğinde ikisini de dünle aynı görüp elindekileri bırakıyordu aradaki masaya.

 Annesi bakışlarını çevirip gülümseyerek kısık bir “Hoş geldin”, derken teyzesi “Keşke arayaydın… Şeker al diyecektim!”, sitemini savuruyordu. El yüz yıkama ve teyzenin yaptığı tatsız yemeklerin televizyondaki kurmaca gözyaşlarına karışıp anne yanında içilen bir bardak çaydan sonra odaya gidip yatıyordu.

Uyku ile uyanıklık arasındaki rüyasında, yaz sıcağı, bahar yağmuru ve mart karının üç ayrı katta yaşandığı binaya takmaya çalıştığı kapı ve pencere doğramalarını görüyordu. İnşaaatın çatısına çıktığında duran kamyonete biniyor fakat anahtarı olmadığı için çalıştıramıyordu. Dışarı çıkmaya çalıştığında da kapıların kilitli olduğunu görüp bağırmaya başlıyor fakat açılan ağzından dökülen rakamlar içeriyi dolduruyordu. Rakamlar  arasında boğulurken uzaktan amca ve babası gülüyordu ellerindeki anahtarla. Terlemiş yüzünde korkuyla açılan gözlerinden uyku da kaçmasın diye ışığı açmadan tüm karabasanları biriktirdiği sidik torbasını boşaltıp dönüyordu yatağına.

Sabah erkenden kalkıyordu her zamanki gibi. Teyzesi namaza durmuş annesiyse uyuyordu. Demliği kontrol ettiğinde akşamdan bir sürü çayın kaldığını görüp yakıyordu ocağın altını. Elini yüzünü yıkayıp sofrayı kurmaya başladığında teyzesi yanına gelip yeni çay demlemediği için kızar gibi yapsa da pek işe yaramadığını görünce vazgeçiyordu. Evde şeker kalmadığı için keyif çayını şekersiz içip satın alsın diye teyzesine para bırakıyordu. Teyzesi “Akşam gelirken alırsın…” gibi bir şeyler söylese de yeni bir sipariş olduğunu ve önümüzdeki üç beş gün daha geç gelebileceğini söyleyerek onu savuşturup kendi de sokağa düşüyordu.

Tefrikanın devamı olan Kün – II ‘yi okumak için buraya tıklayabilirsiniz