Kadim “Suçlu” / Makbul Olmayan Kadın

                                                                       “(…)

Yağmur bir daktilo kız kadar hızlı

Hızlı daha hızlı

Fazla vaktim kalmadı

Artık ifadem alınmalı.

Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de!

Beni bir sutyen lastiğiyle asın.

(…)”

(Didem Madak-Enkaz Kaldırma Çalışmaları- Grapon Kâğıtları)

Mitler ve Kadınlar

Hikâye şöyle başlar:

“Ama Iapetos’un yaman oğlu ona bir oyun daha etti:

Bir kamışın içinde aldı kaçırdı

Coşkun ateşin pırıl pırıl kıvılcımını.

Ve bulutlarda gümbürdeyen Zeus

En derin yerinden yaralandı ve kızdı

Görünce ölümlü insanların arasında

Ateşin ışıl ışıl yandığını.”[1]

İapetos’la Klymene’nin dört oğlu olan Atlas, Epimetheus, Menoitios ve mitosun başkahramanı Prometheus akıl gücünden pay alanlar olarak Zeus için büyük tehlike arz ederler. Zaten bu nedenle cezalandırmalarla karşılaşırlar, ancak buna rağmen isyan etmeye devam ederler.[2] Prometheus aklı, böylece uygarlığı tanrıların tekelinden alıp insanlara armağan ederek “büyük suç” işler. Büyük suçun cezası büyük olur ve Pandora yaratılır:

“Ve hemen, kazandıkları ateşe karşılık,

Bir bela yarattı insanoğluna

Ünlü topal Hephaistos Zeus’un buyruğuyla

Kızoğlankız bir varlık yarattı.”[3]

Ardından Pandora’ya tanrıların her biri bir hediye verir. İşte “kadının tabiatı” mevhumu üzerinden yaratılacak olan “Hakikat”ın da esası buraya dayanır. Zira bu hediyeler O’nun “iffetli bir bakire” gibi görünmesini sağlar, hâlbuki Pandora “çıldırtıcı arzu”lar, “korkunç üzüntüler” yaratma yeteneğine ve “yalan”a sahiptir. Nitekim sahip oldukları sayesinde Prometheus’un kardeşi Ephemetus’u kandıracak ve onunla evlenecektir. Bu evliliğin sonu elbette felaket olur; meraklı Pandora Ephemeteus’un evinde bulunan ve hiç açılmaması gereken kutuyu açar, böylece tüm kötülükler dünyaya dağılır. Panikle kapatılan kutuda sadece “umut” kalır.[4] O saatten sonra insanlar üzüntüye, zamanından önce yaşlanmaya, hastalığa ve acılar içinde ölüme mahkûm edilirler.[5]

İşte böyle ortaya çıkar “kadın dediklerimizin o belalı soyu, ölümlü insanların o baş belası”[6]. Zaten Leda ile Zeus’tan olan, aynı zamanda Pandora’nın da kızı olarak görülen Helena da kadından nefretin en önemli simgelerindendir. O hem arzu hem tiksinti uyandırıcı bir karakterdir. Aynı Pandora gibi, güzelliğiyle erkekleri baştan çıkartır, fakat baştan çıkan erkek için de felaketler kaçınılmaz olur. Paris’in Helena’ya olan aşkı bunun en önemli örneği ve savaştan başka da bir sonucu olmaz. O bir erkek katili, erkeklerin korkulu rüyası, fahişe ve vampir, kentlerin yıkıcısı ve erkek yiyici kadındır.”[7]

Birçok inançta kadın, sonradan akla gelen bir esindir, yani önce erkek yaratılır. Antik Yunan’da bundan farklı olarak aynı zamanda kadın bir ceza, lanettir ve kadınlar ayrı ve belalı bir soydan türemiştir. Üstelik ateş insanı hayvandan ayırdığı söylenen aklın sembolü ve ateşin insanlara geçmesi Tanrılara yakınlaşmak manasına gelir. Bu bahisle aslında kadın erkeğe, insan akıl sahibi olsa da dünyaya gelirken bir hayvandan farksız olmadığını hatırlatır.[8] “Kadın”ın insan olmadığı, başka bir kökenden geldiği, hatta insanla aynı soydan gelmek bir yana, onun için bir ceza olduğunun altı böylece çiziliyor.

Buradan tek tanrılı dinlere geçelim. Hemen herkesin bildiği, meşhur yaratılış miti “Kutsal Kitap”ta şöyle anlatılıyor:

Tanrı Aden’de bir bahçe yaratmış ve Âdem’i daha sonra da Havva’yı buraya koymuştu. Bu bahçede bir yaşam ağacı, bir de iyi ve kötüyü bilmeye yarayan ağaç vardı ve Tanrı ikinci ağacın meyvesinden yemeyi yasaklamıştı. Ancak Havva O’nu yılanın kandırmasıyla bu ağacın meyvesinden yemiş ve Âdem’e de meyveden vermişti. Yasak ağacın meyvesinden önce Havva’nın, ardından Âdem’in yediğini anlayan Tanrı insanı lanetleyecekti:

“RAB Tanrı Âdem’e, ‘Karının sözünü dinlediğin ve sana, Meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için Toprak senin yüzünden lanetlendi’ dedi, ‘yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek Ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın Ve yine toprağa döneceksin.” (Yaratılış 3; 16, 18, 19).

Tabii bir de çok daha az bilinen bir masal kahramanı, daha doğrusu anti- kahraman Lilith var. Lilith ya da Lilit, efsaneye göre, Havva’dan çok daha evvel Âdem’e “can yoldaşı” olarak yaratılmış. Hemen belirtmek gerekir ki; Lilith topraktan yaratılmış ve asla tek bir Lilith ve O’nun sabit, değişmez hasletleri mevzu bahis değil. “Her doğum bir sonu sezdirir, her iddia bir sorgulama gerektirir, her düzenleme bir karışıklığı gerekli kılar. Yaratılış anından itibaren, tanımlamak demek ayrılık demektir ve bu yüzden bir yarı kaybolmuş diğer yarısına ‘Ben kimim?’ diye seslenir.”[9] Lilith Âdem’in aksine bunun farkına varmış. Yalnız bu Lilith’in çok mühim bir kusuru var ki o da zaten lanetlenmesinin müsebbibi olacak. Lilith Âdem’in emirlerine riayet etmemiş, hayvanlarla sık sık vakit geçirmiş, özellikle yılanla yakın olmuş. Âdem de bu cihetle Lilith’i Tanrı’ya şikâyet edecek:

“Dik başlı, itaatsiz, yerinde durmuyor. Hiç susmayan bir çan gibi. Senin yasaklarını bile dinlemeyeceğinden korkuyorum; o zaman olacaklardan da ben sorumlu tutulmak istemem.”[10]

Ancak Lilith tüm bu şikâyetlere rağmen bir süre daha Âdem’le kaldıktan sonra yok olur. Fakat ne Âdem ne Tanrı Lilith’in peşini bırakmayacaktır. Tanrı’nın gönderdiği melekler Kızıldeniz’de -muhtemelen yılandan “peydahladığı”- bir sürü iblisle Lilith’i bulmuşlar ve akabinde Lilith’i Âdem’e dönmezse çocuklarını öldürmekle tehdit etmişler. Ancak Lilith hiçbir koşulda Âdem’in kölesi olmayı tercih etmeyecek, bu yüzden ebedi bir lanetle baş başa kalacaktır.[11]

Coğrafyalar, hikâyeler farklı olsa da, panteizm ya da tek tanrıcılıktan bahsetsek de, Pandora’dan Lilith’e ve hatta -Âdem’e itaat etmesine rağmen- Havva’ya kadar söz konusu mitler ve bu mitlerde kadınlara biçilen paye bize tek bir şey söylemekte: “Kadın suçludur.”

Kutsal Kitap’ta şöyle yazar:

“Kadın sükûnet ve tam bir uysallık içinde öğrensin. Kadının öğretmesine, erkeğe hâkim olmasına izin vermiyorum; sakin olsun. Çünkü önce Âdem, sonra Havva yaratıldı;  aldatılan da Âdem değildi, kadın aldatılıp suç işledi. Ama doğum yapıp kurtulacaktır; yeter ki sağduyuyla iman ve sevgi ve kutsallıkla yaşasın.” (Pavlus’ta Timoteos’a Birinci Mektup’n, 2:11, 12, 13, 14,15).

“Kadın suçludur.” Sadece mitlerde değil, hakiki hayatta da “suçludur”, “suç”lanmış ve “suç”lanmaktadır. Zaten mitler toplumsal hayata dair hakikatin ilk kaynakları değil mi? Muktedirler arkaik çağlardan günümüze mitler üretmek suretiyle “Hakikat” inşa etmezler mi?

Nihayetinde kadın hala “suçlu”. Bu öyle bir “suçluluk” ki kadın adeta “suçlu olmaktan suçlu”.[12] Dünya üzerinde kadınların verdiği mücadeleler sonucu gelinen aşamaya rağmen Kahramanlık Çağı’ndan bugüne bu bakış açısı ve bunun neticesi olan kadına yönelik ve sadece kadın olmaktan kaynaklı şiddet, baskı, ayrımcılık sürmekte. Hâlihazırda kadınların “Tanrı’nın bizzat kendi suretinden yarattığı” Âdem’e itaat etmesi bekleniyor. İtaat etmeyen kadına yapılmış ve yapılmakta olan muamele aşikâr.

Ve Cadılar

Yılanla, Âdem’e ve Tanrı’ya karşı gelerek, “münasip olmayan” ilişkilere giren Lilith’in tersine ve yılan tarafından kandırılan ve bu yüzden kendisini de Âdem’i ve âdemoğullarını da daimi bir lanete sürükleyen Havva’dan farklı olarak yılanın başını –Hristiyan ikonografilerinde sıkça rastlandığı üzere- ezen Meryem/ “Cennetin Kraliçesi” mitinin yaratılışı sadece bambaşka bir Hristiyanlık mülahazasının değil, kadın düşmanlığının skolastikçe versiyonunun tecessümünün de esasını teşkil ediyordu.  Meryem yılanın başını ezmişti, zira O her şeyden evvel Zeus’un/ babasının kızı Athena gibi bakireydi. Üstelik bir bakire olarak/ hiç haz almadan/ “temiz” kalarak/ “suç” veya “günah” işlemeden Tanrı’yı doğurmuş ve ardından cennete yükselmiş, bir beden şeklinde olmasına karşın İsa’yla orada yaşamaya hak kazanmıştı.[13]

Meryem, tüm bunlar olup biterken Havva’nın ve kızlarının kadim cezası olan doğum sancısından azade kılınmıştı. Meryem acıdan kurtulma ve “Cennetin Kraliçesi” olma uğruna cinselliğinden, bedensel hazdan, yani Hristiyan inancında şeytanın giriş kapısı olarak ele alınan bedeninden vazgeçmişti. Bir sonraki başlıkta kısaca bahsedeceğim beden- ruh düalizminde Meryem ruhu, ruhani mevcudiyeti temsil eden, hatta tanrısallaşan “kadın” veyahut cinsiyetsizleştirilen ilahi varlıktı.[14]

Bir taraftan kadın kilise tarafından Meryem nezdinde ilahlaştırılırken, aynı kilise diğer taraftan cadı yaftasıyla kadını aşağılamakta ve katletmekteydi. 13. yüzyılın sonlarından itibaren evvelki düşüncesinin aksine din adamları cadılığın var olduğuna inanmaya başladılar. Daha doğrusu buna ihtiyaç hâsıl oldu, zira dönem Katolikliğin sıkıntıda olduğu, aykırı bir takım dini cemaatlerin kilise için tehdit oluşturduğu ve veba salgınının yayıldığı dönemdi. Haliyle korku ve güvensizlik hâkimdi ve bu atmosferin faturası otoritesini tesis etmek isteyen kilisenin saldırıya geçtiği kadınlardan çıkartıldı. Kadınlar günah keçisi ilan edilmeye gayet uygundu.[15] 15. yüzyıla gelindiğinde cadılık “suç”lamasıyla katledilen kadın sayısı fahiş miktarlara erişmiş, 1486’da “Malleus Maleficerum” yani “Cadı Balyozu” yayınlanmıştı. Bu kitap 1484’te iki Dominiken rahip Heinrich Kraemer ve Johann Sprenger’ın Papa VIII. Innocentus’tan cadılığın kökünü kazımak için icazet almasının akabinde yazılmıştı. Kitap yayınlandıktan sonraki 3 yüzyıl boyunca cadı avlarında başvurulan en önde gelen kaynak oldu.[16]

Arada geçen 14. yüzyılsa son derece mühim bir gelişmeye sahne olmakta, nüfus krizi ve buna bağlı emek kıtlığı baş göstermekteydi. Kilise tahakkümünü sağlamlaştırmaya çalışırken, meselenin diğer suretinde bahsi geçen krizi aşma gayesi bulunmaktaydı. Bu bahisle gerek kilise karşıtı dini bir hareket olan ve kadınların içerisinde ciddi bir sayısal varlık teşkil ettiği heretiklere, gerekse de cadılara yönelik söylem ve müdahalelerde doğum kontrol, kürtaj, cinsellik önde gelmekteydi. Heretiklerin “suç”u -muktedirlerin iddiasına göre- “bebek katli”, “kürtaj” ve her nevi üreme odaklı olmayan cinsellikti; mesela “oğlancılık” ya da anal seks. Veba salgını sebebiyle nüfus krizinin ciddi boyutlara ulaşmasının akabinde, kadınların üremesi üzerindeki kontrolün gittikçe arttırılması icap etti ve bu da Heretiklerin ezilmesinin cadı avları silsilesine evrilmesi anlamına geldi. Bir taraftan Heretikler Şeytan’la işbirliği yapan bir topluluk olarak addedilirken, heretiklikle kadınlık birbiriyle hemhal olmaktaydı. 14. yüzyılın sonlarına gelindiğinde artık cadı davaları başlamış ve Engizisyon sadece kadınlardan oluşan bir heretiklikten ve şeytana tapan mezheplerden resmi şekilde bahseder olmuştu.[17]

Nasıl ki cadının tam zıddı olan kadın bedenden vazgeçişi temsil ediyorsa, cadı avı da bedene açılan savaşın temsilcisiydi. Cadılar sadece “kötü” değil, kötünün de kötüsüydü, zira onlar tabiatı kontrol altına almakla uğraştıkları gibi, bir de insanları çılgınlığa, başıbozuk/ aykırı nefret ve cinselliğe yönlendirmekteydi.[18] Kadınlar inanmaya, kandırılmaya yatkın varlıklardı, ancak bu inançlı olmaktan çok kaypaklığa işaret etmekteydi. Bir taraftan bu hasletleri hasebiyle vahiyleri özümsemeleri daha kolaydı. Bu durum iyi yönde kullanılırsa iyi ancak kötü yolsa kullanılırsa feci olabilirdi. Nihayetinde iddiaya göre, kadınlar boşboğaz fiziksel kuvvetleri zayıf varlıklar ve büyüyle intikam almaya çalışırlar. Değişken yapıları nedeniyle çocukları demonlara kolayca sunabilirler.[19] Erkekler açısındansa durum başka; zira İsa erkek kılığında doğdu ve böylece erkekleri kadınların utanç dolu davranışlarından, mesela cadılıktan azade kılmış oldu.[20]

Nihayetinde mevzu “akıl”a, “akıl”dan noksanlıkla alakalı yapılan değerlendirmeye dayanmakta. Zira Papa 8. Innocentius tarafından canla başla desteklenen iki Dominikan engizisyon üyesinin[21] yazdığı metinde de belirtildiği üzere, skolastik düşüncede kadınların büyüye ve böylece şeytanla anlaşma yapmak suretiyle cadılığa soyunmaya meyilleri en çok bedensel ve akılsal noksanlıkları ve fakat en çok da akıl açısından noksanlıklarıyla ilişkilendirilmiş. Bu bakış açısına göre kadınlar, zekâ ve ruhani şeyleri algılama açısından erkeklerle aynı olamaz. Neticede kadın zaten Âdem’in yamuk kaburgasından yaratılmış. Bu cihetle olsa olsa bir çocuğun zekâsına sahip biri ya da noksan bir hayvan olarak değerlendirilebilir. Bu noksan hayvanın inancının da noksan olması gayet imkân dâhilinde.[22] Akıl noksanlığı sebebiyle zaten kadınlar imandan daha çabuk imtina ederler ve arzularına, içgüdülerine yenik düşmeye ve bu bahisle büyücülük gibi işlere bulaşmaya daha meyilli olurlar. Kuralları değil arzularını takip ederler ki bu arzular elbette en başta cinsel arzulardır. Cadılığın gelip dayandığı yer en nihayetinde akıl ve bedensel arzular arasındaki çatışma ve iddiaya göre cadılarda ikincisi her zaman galip gelmekte.[23]

Yalnız hemen altını çizmek icap eder ki cadı avı ne düşünsel ne de zamansal olarak sadece Ortaçağ karanlığının/ feodal dönemin ürünü olarak kalmadı. Erken modern dönem aynı zamanda modern cadı avları dönemine tekabül ediyor. Neticede kapitalizmin kendine münasip bireyler yaratmak maksadıyla giriştiği toplumsal dönüşümün esas parçalarından biri bedene karşı açılan savaştı.[24]

Ortaçağ’ın sonlarına doğru kırsal nüfusun çok geniş olmasının yanı sıra insanların müşterek kullanımına açık topraklar, otlaklar, şehirlerdeyse doğrudan emeğin karşılığı olmayan, yani esas ücrete ilave bir takım ürünler ya da ürün kalıntılarının ihtiyaçların giderilmesinde kullanılması mevzu bahisti. Yasal ve kısmen de ekonomik anlamda köylüyle feodal hükümdarların bağımlılık ilişkileri devam etmesine karşın, köylüler farklı ölçeklerdeki toprakları kendileri işleyebilecek kadar “bağımsızlaşmışlardı”. Eric Hobsbawm bu sebeple dönemin Avrupa’sını köylülerin teknik olarak kendi topraklarına sahip olduğu ve beylere de kiliseye de kısmi ödemeler yaptığı, köylü tarımının egemen olduğu bölge olarak nitelendirir.[25]

Ancak kapitalist artı değer ve sermaye birikiminin oluşabilmesi için bu ilişkilerin geride bırakılması gerekliydi. Zira emek gücü ve -adı üstünde- sermaye bu birikimin olmazsa olmazıydı. Bu bahisle kapitalizme geçiş, aynı zamanda köylülerin mülksüzleştirilmesi demekti. Böylece üretim aracına sahip olmayan, feodal beyden de bağımsız bir kitle, yani sözüm ona “özgür işçiler” ortaya çıktı. Artık ne köylünün kendi işlediği toprağı ne de müşterek olarak faydalanılan araziler mevzu bahisti.[26] Bu da köylülere, yani artık “özgür işçilere” bolluk ve sefahat değil, sefalet ve kargaşa getirdi. Özelleştirilen topraklardan elde edilen ürün köylüye değil, satılmak üzere piyasaya ve ihracata giderken, mülkiyetinden ve müşterek kullanıma açık topraklardan, dayanışmadan yoksun kılınmış köylü gittikçe yoksullaşıyordu.[27]

  1. yüzyıl, Avrupa’da yine büyük çapta bir nüfus azalmasına sahne oldu ve bu kez yoksulluk çok ciddi paya sahipti. 1620’lerde ve 30’larda doruk noktasına ulaşan emek, nüfus ve servet birikimi arası ilişkilerden mülhem- demografik ve ekonomik krizin günah keçisi olmaya en yaraşır görünenler yine kadınlardı ve bu yaraşırlık cadı avlarının “yeni” versiyonunun müsebbibiydi. Zira mevzu nüfus olunca üreme ve kadın bedeni illaki gündemde olacaktı. Emeğin yeniden üretimi ve iş gücünün genişlemesi için muktedirin “bir üreme makinası” olarak nitelendirmiş olduğu kadın bedeni tahakküm altına alınmalı, rahim devletin ve/ veya erkeğin kontrol ettiği bir organa dönüşmeliydi. Üremeyi reddeden ve bu reddi teşvik ettiği iddia edilen cadılar hem bu sebeplerle hem de kendilerinden duyulan korku sebebiyle ciddi bir cezalandırma silsilesine maruz kaldı.[28] Silvia Federici bu durumu şöyle ifade eder:

“16. ve 17. Yüzyılda Avrupa’da kadınlar başka hiçbir suçtan olmadığı kadar bebek katlinden idam edildi. Bunun tek istisnası cadılık suçlamasıydı. Yine de bu suçun da merkezinde çocuk öldürme ve diğer üreme normlarının çiğnenmesi vardı. Önemli noktalardan birisi ise hem bebek katli hem cadılıktı kadının hukuki sorumluluklarını kısıtlayan hallerin ortadan kaldırılmasıydı. Böylece kadınlar, kendi adlarına, hukuki yetişkinler olarak Avrupa mahkemelerinin koridorlarına adımlarını tarihte ilk defa cadılık ya da çocuk katli suçlaması altında attılar.”[29]

Katledilenlerin tipolojisi de bu hali gözler önüne sermekteydi. Erken modern dönem Avrupa’sının cadıları geleneksel kadın rollerini kabul etmeyen, hâlihazırda yoksulluk ya da davranışları sebebiyle dışlanmış, bir erkeğin koruması altında olmayan kadınlardı. Amerika’daki püriten toplumun cadıları da -ne tesadüftür ki- benzer bir tablo arz ediyor, kadınlık rolünü benimsememekle suçlanıyordu.[30]

Bu tabloda görüldüğü üzere, kapitalizmin hâkim üretim biçimine dönüşmesiyle beraber feodal üretim ilişkileri, skolastik düşünce geride kalmış ve fakat kadın bedeni üzerinde tahakküm gayreti yeni nizamın da karakteristiği olmuştu. Sprenger ve Kramer’in “cadı çekici” kadınların tepesine inmeye devam ediyordu. Bu ikili gibi 16. ve 17. yüzyılların dini otoriteleri de kadınların erkeklerden aşağı, erkeklere göre noksan, zira şehvet düşkünü ve duygusal olduğunu iddia ediyorlardı. Tabi mevzu yine “akılsız” ve/ veya “vahşi” olmakla ilişkilendiriliyordu. Üstelik bu kez din âlimleri, yanına dönemin entelektüellerini yani “aydın”larını da almıştı.[31] Bir de tabi artık bu cadı avları Katoliklikle Protestanlığın buluşma noktası olarak işliyordu ve katledilenlerin sayısı 100 binlere çıkmıştı.[32]

Böylece “cadı avı” pratiği bir dönemin gayet modern ve sadece ilahi değil akli pratiği olarak da icra edildi. “[Bu dönem] cadıların ve diğer büyücülerin asıldığı kazıklar ve işkence gördükleri odalar toplumsal disiplinin çökeltildiği ve bedene dair pek çok bilginin elde edildiği laboratuvarlardı. Buralarda bireysel ve toplumsal bedenin bir dizi öngörülebilir ve kontrol edilebilir mekanizmalara dönüşümünün önünde duran irrasyonaliteler ortadan kaldırıldı. Yine işkencenin bilimsel kullanımı buralarda ortaya çıktı, çünkü yeni kuralların hatırasını daima taşıyacak olan düzenli homojen ve tektip davranış yetisine sahip ‘bir hayvanı yetiştirmek’ için kan ve işkence gerekliydi.”[33]

Resmi cadı avının en son görüldüğü tarih 1787, yerse İsviçre, resmi olmayanın tarihi 1793, yeri Polonya’ydı.[34]Başkaca şekillerde/ geniş manasıyla cadı avınınsa henüz bir son tarihi yok. Hayatlarımızda kol gezmeye, bizi kuşatmaya devam ediyor. Modern kapitalizmin bedenle olan savaşının tarzı dönemsel olarak değişse de son bulduğunu söylemek pek mümkün görünmemekte. Haliyle biz kadınların bedenleri kritik bir tahakküm ve üretim- birikim mıntıkası olarak görülmeye devam ediyor.

Ve Haklar

“Suffragette”[35] filmi bir hayli “modern”, “aydınlanmış” İngiltere’de kadınların nasıl oy hakkı mücadelesi verdiğini anlatır. Filmde şöyle bir sahne geçer:

Filmin başkarakterlerinden Maud oy hakkı mücadelesine katılmış ve bu katılımı sebebiyle çocuğundan uzaklaştırılmak, hapse girmek dâhil birçok bedel ödemiştir. Bütün bunlar olup biterken 7 yaşından itibaren çalıştığı fabrikanın kendisini çocukken taciz etmiş olan patronunun eline -filmdeki olayların vuku bulduğu zamanlarda arkadaşının kızına cinsel şiddet uyguladığı için- ütü basar. Patron elbette hemen polis çağırır ve -özellikle oy hakkı protestolarına katılan kadınları takip etmekle görevli- polis müfettişi olay yeri olan fabrikaya intikal eder. Söz konusu polis müfettişine Maud, patronu Taylor’ın yaptıklarının ehemmiyetini ve bu yüzden verdiği tepkiyi hak ettiğini anlatmaya çalışırken, polis sözünü keser ve şunları söyler:

“Senin gibileri dinlerler mi sanıyorsun? Umurlarında mı sandın? Önemsemiyorlar. Dünyada bir hiçsin. […]”

Maud polisin ve benzerlerinin, karar vericilerin önünde bir “hiç”. Bu öyle bir “hiç”lik ki; o mıntıkada çığlık bile atsa fayda etmez.[36] Bazılarının sarf ettiği kelimelerin ehemmiyeti ziyadesiyle fazlayken, Maud gibi yoksul bir işçi kadın, üstelik oy hakkı direnişçisi ve patronuna karşı gelmiş biri; olsa olsa bir “hiç” olarak addedilebilir. Maud ve arkadaşları, onların halefleri bir “hiç” olmadıklarını erkek egemen dünyaya sonradan çok iyi gösterecek, ancak bu ayrı bir mevzu.

Bu vakalar Fransız Yurttaş Hakları Bildirgesi’nden çok sonra vuku buldu. Günümüzde, yani İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve daha pek çok evrensel eşitlik vurgulu insan hakları metninden çok sonra bile kadınları “hiç” olarak addetmeye çalışan bir nizam mevzu bahis. Belki kadınlar, en azından “modern” dünyada, Ortaçağ’da ve erken “modern” dönemdeki gibi kazana atılmamakta ve fakat kadınların bedeni ve iradesi üzerinde tahakküm inşa etme muradı alabildiğine sürmekte:

Ne demişti filozof:

“Tabiat, sık sık söylediğimiz gibi, nafile yere hiçbir şey yapmaz ve insan [/köle olmayan erkek], konuşma ihsanına sahip olan tek hayvandır.”[37]

Bu niteliksel bir üstünlük ve “insan” (/ köle olmayan erkek) bu kabiliyeti sayesinde adil olanı ve olmayanı yani iyiyi ve kötüyü ayırt edebilir. Buradan mevzu beden- ruh ikiliğine ve bu ikilikten neşet eden erkek- kadın, efendi- köle gibi başkaca hiyerarşik ikiliklere bağlanır. Arsitoteles’e göre akıldan yeterince pay alamayan ve bu bahisle ruhu tarafından bedeni yeterince örselenmeyenler, mesela “kadın”lar, “köle”ler, “hayvan”lar logosu temsil eden efendi erkek karşısında, ancak itaat eden konumunda olabilir. İşin tabiatı budur.[38] Kadın edilgen olarak görülür ve bir nevi eksik insan ya da erkek, zira o erkek “erkeğin tohumu ruhun ve aklın da taşıyıcısıdır ve aslında erişkin insanın bütün yeteneklerini içinde barındırır. Erkek tohumunun yerleştiği kadında ise sadece beslenme ve ilgili özler vardır”[39].

Modern Batı’nın en önde gelen esin kaynağı olan Antik Yunan’da hâkim bu düalist yaklaşım, yıllar sonra ve Ortaçağ karanlığının tarih sahnesinden silinmekte olduğu zamanlarda Kartezyen düalizm olarak karşımıza çıkacak. Aydınlanmanın temeli olan akılcılık düşüncesiyle bu düalist bakış açısı birbirine sıkıca bağlanacaktır. Başını ReneDescartes’in çektiği bu düalizm meşhur “düşünüyorum öyleyse varım”[40] anlayışı üzerine bina edilmiş durumda. Yalnız düşünenler arasında “kadın”ların görülmediğinin altını hemen çizmek icap eder. Aksine logos, akıl ve bilgi olabildiğince kadınlardan uzak ele alınmış, zira kadın ya da dişi olan her ne varsa bedenle hemhal görülmüş. Düşünmek gibi, insanın Tanrı’yla bağından neşet ettiği iddia edilen özellikler kirli ve aşağıdaki bedenden uzak olmalı.[41] “Aklın sağladığı öz ve dış denetim, denetimsiz dürtülerin bir ürünü olan bu fenomenlerin tasfiyesiyle belirlenen bir ilerleme sürecini mümkün kılacak; bunların ‘normallik’ olmaktan çıkarak, ‘sapma’ ya da ‘istisna’ haline geldiği bir toplumsal düzene böylece ulaşılacak.”[42] “Sapma” ya da “istisna noktalarındaysa devreye devletin şiddeti girecek.

Peki, şimdi, tam da içinde yaşadığımız bu “insan hakları” çağında “sapan” için dahi geçerli haklar ve özgürlükler ne olacak? İçinde yaşadığımız dünyaya dair, ruh- beden ya da akıl- beden, aşağıda ve yukarda, etkin ve edilgin olma, ses ve söz, kadın- erkek, beyaz- siyah, yurttaş- yabancı, yoksul- zengin, heteroseksüel- LGBTİ+ diye devam eden ve belki de hiç bitmeyecek bir ikilikler ve/ veya ayrımcılık listesi yapılabilir. Bu listenin gösterdiği gibi dünya hiç de eşitlikçi bir yer değil. Birçok hak ihlaline ilişkin metinler yayınlanıyor ya da imzalanıyor ve bu metinlerin çoğunda evrensel eşitlik vurgusunu doğrudan ya da dolaylı olarak görmek mümkün. Bir taraftan bu metinler zaten o eşitlik sahasında kendine yer bulamayan, yani haklara eşit şekilde ulaşamayanların mücadeleleri neticesinde ortaya çıkıyor. Diğer taraftan da siyasetçilerin, hukukçuların, felsefecilerin sözlerinde ya da insan hakları metinlerinde temel, asgari ve daimi bir müşterekten bahsedilse de ırk, ten rengi, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, sınıf gibi faktörler işin içine girdiğinde birilerinin diğerleri üzerindeki üstünlüğü, yani hâkimiyeti kaçınılmaz olmakta. Modern dönemin güç ilişkilerinden neşet eden hukukun öznesi olmanın, yani bugünlerde “insan” olmanın ölçüsü “Batılı, beyaz, orta sınıf, heteroseksüel erkeği” işaret etmekte. Bu son derece tabii, zira adına “evrensel hukuk” da dense, “insan hakları hukuku” da dense “kimin hukuku” sorusunun, yani hâkimiyet ilişkilerinin üzerine gidildiği takdirde, kimin ziyadesiyle insan olduğu ve böylece kimin hukuk kişisi olduğu da tartışılabilir.[43]

Ezcümle, Judith Butler’a atıfla belirtilecek olunursa bir tarafta insan olanlar diğer tarafta insan olmaya çalışanlar söz konusu.[44] Bu yarılmanın bahsinin geçtiği hemen her an her devrin “öteki”si, “insan”ı ve fakat “insan olmayan”ı zaten gündeme gelir. Beridekiler ya da ötekiler kadar insan olabilmek için Avrupalı ve beyaz olmak yeterli değil, aynı zamanda erkek de olmak lazım.[45] Zira burada uygarlığın temeli olarak görülen akıl ve buna bağlı özgür iradenin, bu cihetle hukuk özneliğinin cinsiyetlendirilmesi mevzu bahis. Ne Aristoteles ne Descartes ne de mitler/ masallar ölmedi, aramızda yaşıyor: “Erkek akıl ve irade sahibi bir varlık olarak erginleşme kapasitesini tabiatında barındırırken, güçsüz ve duygusal olan kadın için böyle bir kapasite söz konusu edilemez”. Modernite dediğimiz de “rasyonel erkeğin vizyonu ve aktif katılımıyla ortaya çıkmış bir durum”[46]. İddia bu yönde.

Eşitsizlik ve ayrımcılıkla malul kılındığımız erkek egemen dünyada, kadınlar arasında da ikilikler inşa edilmiş durumda. Her şeyin bir iyisi elbette mevcut; polis tarafından katledilen Afrika kökenli “mücrim” George Floyd var fakat -bakın- Barack Obama gibi ABD başkanları da olabilir. “İyi”, “namuslu”, -bu coğrafyada sıkça kullanılan tabirle ifade edecek olursak-  “makbul” kadınlar da vardır. Ancak zaten “suçlu olmaktan suçlu” olarak görülen kadınların bazıları bir de dar anlamıyla “suçlu”. Üstelik bu fail üstüne fail olan kadınların bazıları yabancılık, LBTİ+ yönelime veya kimliğe “sahip olma”, yoksulluk, engellilik gibi başkaca ayrımcılık kaynaklarını da bünyelerinde barındırmakta. İşte o zaman “hukukun adaleti”nin çoklu yarılmasıyla karşı karşıya kaldığımız, “insan” kelimesinin manasının/ içinin katman katman boşaldığı bir mıntıkaya ulaşırız.

Bir tarafta muktedir söz konusu ve bu muktedir aynı zamanda ve en çok cezalandıran. Nizam- intizam ve iktidar birbirine sıkıca bağlı, zira müesses nizam eşitsiz güç ilişkilerinin pay edilmesi ve böylece belli kimselerin diğerlerine karşı meşru bir otoriteyle donatılmasıdır. Elbette bu hâkimiyetin en önemli ayaklarından biri cezalandırma yetkisi olarak zuhur etmekte.[47] Diğer taraftaysa bedeni temsil eden, logostan azade, kâfi derece “aydınlanamamış” ve “hukuk özneliği” tartışmalı “suçlu” mevcudiyetinin üzerine bir de “suç” işlemiş bir kadın mevzu bahis. Bir nevi yılana kanmış Havva ya da itaatsizlik göstermiş Lilith, yapılmaması gerekeni yapmış Pandora ya da “namus”suz Helena… Sonra cadılar…

İşte bu noktada haklar neye yarar? Diğerleri kadar “insan” olduğunu bir biçimde duyurmaya çalışan “mücrim”, toplumsal cinsiyet rollerini bozuma uğratmış, katiyen “makbul” olmayan bir kadın mevzu bahis olduğunda haklar neye yarar? Bu soru öylece havada asılı duruyor.

Kaynakça

[1] Hesiodos, Theogonia- İşler ve Günler, çev. Azra Erhat- Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2016, s. 24,25.

[2] Azra Erhat, “Sözlük”, Hesiodos, Theogonia- İşler ve Günler çev. Azra Erhat- Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2016, s. 260.

[3] Hesiodos, s. 25.

[4] Eva Cantarella, “Yunanistan’da Cinsellik”, Antik Yunan, çev. Leyla Tonguç Basmacı, ed. Umberto Eco, Alfa Yay., İstanbul 2012, s. 275; ayrıca bkz. Gabriella Pirontı, “Tanrılar ve İnsanın Ortaya Çıkışı”, Antik Yunan, çev. Leyla Tonguç Basmacı, ed. Umberto Eco, Alfa Yay., İstanbul 2012, s. 586, 587.

[5] Jack Holland, Mizojini- Dünyanın En Eski Önyargısı- Kadından Nefretin Evrensel Tarihi çev. Erdoğan Okyay, İmge Kitabevi Yay., Ankara 2016, s. 29.

[6] Hesiodos, s. 26.

[7] Holland, s. 34.

[8] Holland, s. 28, 29.

[9] Alberto Manguel, Efsanevi Yaratıklar, çev. Lale Akalın,  Yapı Kredi Yay., İstanbul 2018, s. 52.

[10] Manguel, s. 55.

[11] Manguel, s. 55.

[12] İfade için bkz. Jacques Derrida, Glas, Çev. John P. Leavey- Richard Rand),  University of Nebraska Press, Lincoln- London 1986, s. 246.

[13] Holland, s. 115, 117, 121.

[14] Holland, s. 118- 121.

[15] Holland, s. 131, 146.

[16] Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti, Metis Yay., İstanbul 2018, s. 218, 219.

[17] Silvia Federici, Caliban ve Cadı- Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim, çev. Öznur Karakaş, Otonom Yay., İstanbul 2011, s. 59, 64, 65, 77.

[18] Christopher S. Mackay, The Hammer Of Witches- A Complete Translation of the Malleus Maleficarum, Cambridge University Press, New York 2009, s. 109.

[19] Mackay, s. 164; ayrıca bkz. ; Atacan Köksal, “Kadın Suçluluğu”, Kriminoloji Yazıları, Hz. Türkan Yalçın Sancar, Savaş Yay., Ankara 2015, s. 312.

[20] Mackay, s. 170; Holland, s. 138; Federici, s. 256; Berktay, Tarihin Cinsiyeti, s. 219.

[21] Holland, s.134.

[22] Mackay, s. 164, 165.

[23] Mackay, s. 167, 170; ayrıca bkz. Holland, s. 136; Federici, s. 257.

[24] Federici, s. 194.

[25] Eric Hobsbawm, Devrim Çağı- 1789- 1848, çev. Bahadır Sina Şener, Dost Kitabevi Yay., Ankara 2019, s. 25, 26.

[26] Karl Marx, Kapital- 1. Cilt, çev. Mehmet Selik- Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul 2015, s. 686- 689.

[27] Federici, s. 104, 106.

[28] Federici, s. 127, 128, 133.

[29] Federici,, s. 131.

[30] Berktay, Tarihin Cinsiyeti, s. 223, 229.

[31] Federici, s. 149.

[32] Berktay, Tarihin Cinsiyeti, s. 222, 223.

[33] Federici, s. 207.

[34] Holland, 144.

[35] Suffragette, yöneten: Sarah Gavron, yazan: Abi Morgan, oynayan: Carey Mulligan, Helena Bonham Carter, Meryl Steep, yapım yılı: 2015, yapım yeri: İngiltere.

[36] Ceza hükmü karşısında “mücrim”in çığlık bile atsa faydasız olması meselesi için bkz. Costas Douzinas, “Şiddet, Adalet, Yapıbozum”, Costas Douzinas, Hukuk Adalet ve İnsan Hakları- Eleştirel Bir Yaklaşım, çev. Rabia Sağlam- Kasım Akbaş, NotaBene Yay., İstanbul 2016, s. 168.

[37] Aristotle, “Politics”, Aristotle, The Complete Works of Aristotle Volume II, çev. Benjamin Jowett- Ed. Jonathan Barnes, Princeton University Press, New Jersey 1996, 1253a.

[38] Aristotle, 1253a8-1253a18,  1254a24-1255a3.

[39] Holland, s. 48.

[40] Rene Descartes, Meditations on First Philosophy- with Selections from the Objections and Replies, çev. John Cottingam,  Cambridge University Press, Cambridge 2003, s. 18.

[41] Fatmagül Berktay, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın- Hıristiyanlıkta ve İslamiyette Kadının Statüsü Üzerine Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım, Metis Yay., İstanbul 2012, s. 145.

[42] Bkz. Mithat Sancar, “Şiddet Tekeli ve Demokratik Hukuk Devleti”, Doğu-Batı, Hak ve Adalet Üstüne, S. 13, 2001, s. 32.

[43] Cemal Bali Akal, Hukuk Nedir?, Dost Kitabevi Yay., Ankara 2017, 192.; Douzinas, İnsan Haklarının Sonu, çev. Kasım Akbaş- Umre Deniz Tuna, Dipnot Yay., Ankara, 2018.

  1. 188, 211, 262.

[44] Judith Butler, Kırılgan Hayat: Yasın Ve Şiddetin Gücü, çev. Başak Ertür, Metis Yay., İstanbul 2018, S. 157.

[45] Ayşe Öncü, “Elias Ve Medeniyetin Öyküsü”, Toplum Ve Bilim, Uygarlık Süreci, S. 84, Birikim Yay., İstanbul 2000, s. 13.

[46] Arus Yumul, “Bitmemiş Bir Proje Olarak Beden”, Toplum Ve Bilim, Uygarlık Süreci, S. 84, Birikim Yay., İstanbul 2000, s. 41.

[47] Cemal Bali Akal, İktidarın Üç Yüzü, Dost Kitabevi Yay., Ankara 2014, s. 50.