Geleneksel Öl Sanatları/Sürç

 

 

 

Sürç

Şimdi karanlıkla gölgelenen girintileri, aydınlıkla parlayan çıkıntıları uzaktan izlediği günler, hayâlini kurduğu geceler geçmiş. Mevsimler, bu tenin üzerinden akıp izlerini bırakmış; koyudan açığa, çıplaktan örtünmeye, sıcaktan soğuğa, ıslaktan kuruya giden yolculuğa onca zaman seyirci kalmaksa hep içini kemirmişti.

Şimdi yanında sereserpe yatan vücuda istediği an dokunabilir, dudaklarını her yerinde gezdirebilir, gözlerine saatlerce bakabilirdi.

Onu ilk gördüğü anı hatırladı. Bakışlarının kesiştiği o anda, dudağının kenarından sarkan muzip gülümsemeyi… Haşarı bir kaç saç telinin, sanki gülüşü kaybolmasın diye ağzının kenarında asılmasını… Parmaklarının, onları çekip diğerleriyle birleştirdikten sonra boynunda hepsini dalgalandırmasını… Sapsarı hırçınlaşan bu saç denizinin omuzlarından aşağı koparttığı fırtınanın, bembeyaz teninde nasıl dindiğini hatırladı.

Şimdi kendi parmakları, dingin su üzerinde gölgesine değmeden uçan kuşlar gibi gezinebilirdi bu bembeyaz deryada. Belki bu tenin derinlerinde bir peri saklıydı da üzerine düşecek gölgeyi beklemişti yüzeye çıkmak için bunca zaman.

O gülümsemenin, üzerine çöken kara bulutlarla nasıl gölgelendiğini hatırladı. Kocasından ziyade babası gibi duruyordu yanında. Uzaktan yaşı pek belli olmuyordu ama o gün yakından gördüğü için yüzündeki kırışıklıklar ve vakarından bir hayli yıllanmış birisi olduğu belliydi. Giydiği pahalı takım elbisenin içini ustalıkla dolduran yapılı vücudu ve dengeli duruşu sayesinde gençlere taş çıkartırdı. Uzaktan yaşı anlaşılamayacak olan adam hiç sakınmadan, saçların kapladığı sırtı bir bozkır rüzgârı gibi donduracak eliyle, aslında hiç dokunulmadan uzaktan kutsanması gereken bu tapınağı alıp uzaklaştırmıştı.

Şimdi loş ışıkta kendi ayinini yapabileceği abideye bakarak bir kere daha şükretti. Tüm dualara karşılık verir gibi derin nefesler alan bu mabedi, uzaktan izlediği zamanlarda içinden geçirdiği her bir sözcüğü fısıldayarak tavaf etmek istedi nefesiyle.

Bir daha o günkü kadar yakından görememişti bu güzelliği. Komilik yaptığı restoranın sahibinin arabasından istediklerini getirmek için kapıdan çıkarken onu gördüğünde hayatına yeni bir anlam katıldığını bilerek bugüne hazırlanmıştı. Aynı muhitteki yüksek binalardan birisinin sahibiydi, kadınla doyasıya bakışmasını yarıda kesen kocası. Haftada en az bir kere gelip yemek yiyorlardı bu lüks sayılabilecek yerde.

İnsanlarla pek sıkı fıkı olmayı istemediği için masaların olduğu bölümden çok mutfağa yakın tarafta çalışmayı sevmesine rağmen, ön tarafla da ilgilenmeye başlamış ve bu sayede onu yine görebilme şansını yakalamıştı. Onun da kendisini görmek istediğini huzursuzca aranarak etrafa bakınmasından anlıyordu.

Kavuşmaları için geceleri yattığı yerde plânlar kuruyor, uykuları, boşa çıkan girişimleriyle dolu kâbuslarla bölünüyor, yorgunluktan sızdığı sabahlarda işe geç kalıyordu. Bu gecikmeler şefinin idare edemeyeceği raddeye geldiğinde yeri kolayca doldurulabilecek her elemana yapıldığı gibi işten kovuldu.

Böyle bir yerde yeteneğini göremeyecek kadar vasıfsız kişiler arasında olmaktan zaten hoşnut değildi. Giydiği üniformaya bağlı olarak onu aşağı gören müşteriler aslında nasıl bir cevher taşıdığını eninde sonunda görecek ve o zaman kendisiyle aynı mekanda bulunmak için can atacaklardı.

Ortaya çıkaracağı eseri hazırlamak için paraya ihtiyaç duyduğundan çalışmak zorunda kalmıştı. İş kötü olsa da bahşiş müessesi böyle yerlerde iyi çalışıyor ve komilere bile yüksek sayılabilecek bir gelir sağlıyordu. Bu sayede hazırlıklarının sonuna yaklaşmış ve biriktirdikleriyle hem bir süre daha geçimini sağlayıp hem de eserini ortaya koyabilecek fırsata sahip olmuştu.

Nihan’ı kurtarmak için de bir fırsattı bu. Artık mesaiye tabi olmadığı için hem kocası hem de Nihan hakkında ayrıntılı bilgiye ulaşacak kadar da vakit kazanmıştı. Önce iş, sonrasında da kısa bir takiple ev adreslerine ulaşmıştı.

Önceleri konuşmak için bir fırsat aramış ama bir türlü ne konuşacağını bilemediği, nereden başlayacağına karar veremediği için vazgeçmişti.

Konuşup anlatabilse anlayabileceğine de pek inanmıyordu aslında. Beyninde gezenleri ortaya dökebilse tüm insanlık kurtuluşa varabilirdi ama bunu sözcüklerle anlatmak çok zordu. Onlar; dolaylı gösterimleri, sözcük oyunlarını, göz kamaştırıcı imgeleri, tanrı sözlerini severlerdi.

Kendi yaratımını ortaya koyduğu anda tanrının sadece sözcükler kullanmadığını da göreceklerdi, ama önce Nihan anlamalı ve bunun bir parçası olmayı kabul etmeliydi. İkna etmek için süreye ihtiyacı vardı. O süreyi, beklemek yerine eserini Nihan’la birlikte inşa etmek için değerlendirmeye karar verdi.

Tarih, sonrasında özenilen efsanelere dönüşen zorbalıklarla doluydu. Yeter süreyi sağlamak için başbaşa kalmalılar ve bunun için de biraz güç kullanmalıydı. Nihan da bunu zamanı gelince nasılsa anlar ve kendisine hak verirdi.

Nihan’ın gece yalnız gitmesine izin verilen tek yer annesiydi. Daha sakin ve tenha sayılan muhit işini kolaylaştırmış, zaten aptal olduğu her hâlinden belli olan şoförü altetmek de zor olmamıştı. Nihan’ı bayıltmak zorunda kalmasıysa geçici bir üzüntü kaynağıydı ve böyle tanrısal durumlarda ihmal edilebilir bir ayrıntı sayılırdı.

Nihan üşüyerek, gözlerini açtığında çıplak olduğunu fark etti. Elleri ve ayakları bağlanarak boylu boyunca yere yatırılmıştı. Refleks olarak el ve ayaklarını vücuduna çekmeye çalıştıysa da başaramadı; çünkü iki tarafta bulunan masif mobilyaların ayaklarına gerili iplerle bağlanmışlardı.

Kafasını kaldırıp nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Tanımadığı, nispeten boş bir salondaydı. İçerisi soğuk değildi ama parke desenli muşamba zeminin serinliği üşümesine sebep oluyordu. Kalın perdelerin çekili olması sebebiyle ortalık holden gelen ışıkla aydınlanıyor ama karanlıktan odanın diğer ucunu göremiyordu. Bir hareket görüp odaklanmaya çalıştığında kuvvetli bir ışık yanarak gözlerini kamaştırdı. Çığlık atmak istedi ama ağzındaki bant izin vermedi. Büyük beyaz bir hayâl perdesi belirdi gözleri alıştığında. Arkasında belirsiz bazı gölgeler var gibiydi ama gerçek mi yoksa gözlerinin oynadığı bir oyun muydu, bilemedi.

Ayağını gergin tutan ipin gevşediğini hissetti. Geri geri sürünerek tehlikenin geleceği yerden uzaklaşmaya çalıştı içgüdüsel hareketlerle. Sırtı koltuğa değdiği anda dizlerini de kendine çekerek kapandı.

İnce bir ıslık sesi gibi başlayıp tizce yükselen bir düdük sesi geldi. Dev perdenin beyazlığı içinde yavaşça yükselen bir gölgeyle birlikte tok bir erkek sesi yükseldi:

“Ah benim bulunmaz nihanım

Senin aşkınla aksın hep kanım

Yoluna feda olsun bin canım

Güzelliğine kurdum perdeyi

Kabul et kulundan hediyeyi

Saçtığın o nura gölge olurum

Belki o gün meşke kavuşurum

Aktan karadan pak yoğrulurum

Güzelliğine kurdum perdeyi

Kabul et kulundan hediyeyi

Hay Hak!”

 

Nihan’ın korkusu şaşkınlığa dönmüştü. O anda bulunduğu duruma yabancılaşmış, melodik bir şekilde okunan dizelerin ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu.

Perdenin arkasında beliren gölge iyice büyüyerek perdenin yanından çıktı.

Cavit, çırılçıplak vaziyette perdenin önüne gelip durduğunda siluetinin çevresinde oluşan hareyle başka dünyadan gelmiş bir varlığa benziyordu. Nihan’ın şaşkınlığı katlanmış, siluetin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini, gerçek mi yoksa bir gölgenin ayaklanıp vücut bulmuş hâli mi olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Bu perde bizi ölümsüzlüğe kavuşturacak!” diyerek konuşmaya başladı Cavit.

“Tenlerimiz canımızı bugüne kadar getirdi. Bizim muradımız ten ışığa kavuşunca tamam olacak. Canımız cananımızla bir olup perdeye düştüğünde adımız sonsuza kalacak. Bizler nurun dünyaya ilk düşen gölgeleriyiz, Adem babamızla Havva anamızın günahsızlığının bittiği gün vardık dünyaya. Onlar affoldu, döndüler cennetlerine ama bizlerin ayağında pranga gibi kaldı bu gölgeler, kendimiz gölge olduğumuz hâlde. Tüm insanları kurtarmak benim bir başıma becereceğim iş değildi ama Hak çıkardı seni karşıma. Ben ne kadar konuşsam nafile. İkimiz perdeye çıktığımız gün anlayacak izleyenler kurtuluşun anahtarı nerede ve kimde.”

Cavit ileri doğru bir kaç adım atınca, Nihan ürkerek büzüldü iyice. Cavit’in bir elinde aynı kendisine benzeyen, Hacivat-Karagöz figürleri gibi ince deriden yapılmış neredeyse otuz santim boyunda bir figür vardı. Onu masaya bırakıp yanından başka bir şeyi aldı.

Nihan’a doğru ilerlerken elindeki ustura parladı. Usta hareketlerle Nihan’ı yüzüstü çevirip yatırdı. Usturayla Nihan’ın kürek kemiğine bastırdığında, kendi sırtındaki yüzülmüş derinin taze tutmuş kabukları kanamaya başladı. Havada süzülen bir damlanın gölgesi, Nihan’dan akıp yerde göllenen kanın üzerine düştü.

 

 

 

Fotoğraf: Engin Yıldırım