Geleneksel Öl Sanatları / Kün – III

III

Kün II’ye buradan ulaşabilirsiniz

Keyfi kaçmıştı bu yalnızlığını bozan ihtiyarla. İhtiyar diyordu ama hiç ihtiyar gibi de değildi. Yaşı vardı biliyordu ama sıvalı kollu gömleğiyle çalışırken belli olan ve ilk tanıştıklarında elini sıktığında anlamıştı hareketi sağlayan kasların ne kadar işbilir ve kuvvetli olduklarını. Kendisini elli kere cebinden çıkarır bir kenara koyar ve unuturdu. Amma ne hikmetse şimdi birlikte çalışmaları gerekiyordu.

Kapının kasa ve kanatlarının sadece ana hatlarını kafasına göre yapıp kalan keresteleri de mis gibi kendine ayıracakken birlikte çalışacakları bu adamı aralarına sokuşturmuştu İrfan bey.

Gelir gelmez kalasların üzerine örttüğü brandayı ona sormadan kaldırmış bir de cıkcıklamıştı sessizce ama duyururcasına. Veli usta kerestelerin nasıl korunacağını bilmiyor değildi ama tanıdığı ağaç sınırlı olduğu için bu bilmediği türleri sarıp sarmalamak istemişti sadece. İyi niyetinden mi, yoksa gizlemek istediği için mi… işte onu kendi bile bilmiyordu.

İrfan beyin mutat hâline getirmeye çalıştığı görüşmelerinden sıkıldığı yetmiyormuş gibi bu ihtiyarın da kendi dükkanında kendisinden daha rahat hareket etmesi ağırına gidiyordu.

İrfan beyin yanına götürülmek üzere özel arabasıyla alınıp taşındığı yol boyunca kafasında pek çok şey kuruyor ama o ihtişamlı mekana geldiğinde sanki kırk yıllık dostlarmış gibi karşılanmasıyla aklında ne varsa uçup gidiyordu.

Pek çok sorusu da vardı ama onları nasıl sözcüklere döküp dizeceğini ve cevabını aldığında anlayıp anlamayacağını düşündüğünde sessiz kalmayı tercih ediyordu. Askere giderken tembihlenen ve oldukça işine yarayan sessiz kalma stratejisini hayatının merkezine koyarak etliye sütlüye karışmadan kendisine lütfedilen süreyi harcamaya çalışıyordu. Konuşmamayı tercih etmesinin yanında düşünmeyi de pek sevmediğinden kıt zekası da gittikçe geriliyor, düzen yerine alışkanlıkların getirdiği otomatik bir sürece mahkum olduğunun farkında olmadan geçirdiği güzel günlerin peşi sıra sürüklediği maddi sıkıntılarını aşmasına yardımcı olan bu adamı sahibine sadık bir hayvan gibi dinlemeyi de yeni görevleri arasına sokarak sıkıntısından sıyrılmaya çalışıyordu.

İrfan bey yine konuşuyordu kahvelerini içerken. Artık kendisine nasıl içtiği sorulmuyor her seferinde aynı tadı koruyarak aynı sıcaklıkta aynı fincanda ve aynı zamanlamayla geliyordu önüne ve damağı her seferinde daha çok şekerin özlemiyle buruluyor ama ezikliğinden dolayı sesini çıkaramıyordu.

“Vitray bilir misiniz?” diye söze giriyordu İrfan bey. Cevap beklemeden ve belki de aslında soru olarak değil de anlatacaklarına bir giriş niteliğinde tonladığından olsa gerek devam ediyordu:

“Bizim topraklarımızda cam çok eski olmasına rağmen nedense mimarimizde pek rastlanmaz.”

Abanozdan bir vitrinin önünde durup nereden geldiği belli olmayan ışıkla her bir yüzeyi eşit aydınlatılan cam objelerle dolu raflara bakarak konuşmasına devam ediyordu.

“Biz camı hep sıcak işlemişiz. Isıtıp kalıplara koyup şekiller vermişiz. Bir süre sonra bu maddenin kusursuz yapısına hayranlığımız artmış olmalı ki pek çok teknik geliştirmişiz. Kayaları taşları oyarken toprağı şekillendirmeye başlamamızla hemen aynı zamanlara denk gelmiş olmalı diye düşünüyorum ben bu keşfi. İnsanlığın çocukluğundan kurtulmaya çalışması gibi geliyor bana hep. Düşünsenize dokunma merakınızla su ve toprakla oynayıp yanına ateşi ekliyorsunuz veya karnınız acıkınca toprağın yerine unu koyuyorsunuz ve her halükarda elde ettiğiniz hamurlar daima işinize yarıyor. Kil kaplara bedeninizi besleyecek gıdaları saklarken, kil heykellere ruhunuzu besleyecek tanrıları hapsediyorsunuz… Hepsinde olmazsa olmaz ateşe hükmedişiniz gitikçe kendini beğenmişliğe dönüşüyor ve içinden suyu çıkarıp sadece ateşle neler yapabilirim diyerek ortaya camı çıkartıyorsunuz. O güne kadar yaptığınız her şey pürüzlü, kusurlu; yüzeyinde delikler var ve aynı sizin gibi nefes alıyor. Nefesin ne olduğunu da aslında henüz bilmiyorsunuz, sırrı keşfetmenize bir müddet daha var lakin cam, size kendiliğinden sırrını teslim ediyor. Kusursuz bir tene dokunmak his dünyanızda yeni kapılar açıyor. Ona dokundukça başka diyarların olduğuna inanıyor ve kusursuzluğun sınırlarında gezinen dokunuşlarınız onu parçaladığında gücün her şeye nasıl zarar verebileceğini de acı bir tecrübeyle anlıyorsunuz. O kusursuz yüzey kırıldığında öyle keskin oluyor ki zarar verenin de kanını akıtmaya ne kadar istekli olduğunu dokunmaya gerek olmadan bile anlayabiliyorsunuz…”

Veli usta heyecanla anlatan İrfan beyi dinlerken derin bir  nefes alarak anlıyormuş gibi başını sallıyordu. İrfan bey onu görmüyor vitrin içindeki minik bir gözyaşı şişesine bakarak anılarını canlandırıyordu. Gençlik döneminde yanında çalıştığı ünlü arkeoloji profesörünün sualtı kazısında bulduğu batığa ilk daldığı günü düşünüyordu. Oradan çıkan parçaları toplayıp bütün haline getirmek için uğraştığı zamanları ve sonrasında hırsına kurban ettiği ayaklarını düşünüyordu.

İrfan bey, henüz bey olarak anılmadığı zamanlarda içinde bulunduğu konforlu ortamda tutkusunu yönlendirebileceği sıkıntı içinde bir hayat yaşıyordu. Babasının kurduğu sistemle tıkır tıkır işleyen ve imalat sanayiinin ana tedarikçilerinden biri haline gelen fabrikanın profesyonel kadrosu herhangi bir patrona ihtiyaç duymayan kurumsal yapıyı gün geçtikçe güçlendirip gençleştiriyor ve sürekli zamanının önünde bir anlayışla süregelen bu gelişimin döngüsü sanki doğal ama mükemmel bir organizma gibi sızmaya çalışan tüm mikropları anında yok ederek sektörün liderleri arasındaki yerini sağlamlaştırdıkça daha da güçleniyor ve büyüyordu.

İrfan bey en iyi okullarda okuyup, en iyi yerlerde vakit geçirmenin yanısıra aldığı disiplin sonucu şımarmayı öğrenmeden gençliğine ulaşıvermişti. Dilediği her şeye sahip olabilecek imkanlarını sonuna kadar zorlasa da etrafında görünmeyen koruyucu bir güç varmış gibi hiçbir tehlikeyle yüzyüze gelmediği her günse sıkıntısı ve arayışı artmaya devam ediyordu.

Gündelik hayatından sıkılıp başkalarının hayatını merak etmeye başladığı anda duyduğu his ve onlarla kendisini kıyasladığı süreç boyunca şimdiki zamandan kopup geçmişe ilgi duymaya başladı. Ve buna bağlı olarak geleceğe de…

Şimdiki zamandan duyduğu sıkıntıyı ancak ve ancak geçmiş veya gelecekte sonlandırabileceğini düşünüyor; etrafında kendisini çevreleyen bu gücü kırabileceği bir araç, bir gereç, bir silah, bir insan, bir olay bir cevap arıyordu. Annesini hiç tanımadan geçirdiği çocukluğunun sorularını ergenliğinde sormaya başlamış ama cevabını alamadığı için babasına olan kızgınlığını da kendisine verilen hayat içinde eriterek bu sıkıntısını bunalımlarla taçlandırmıştı.

Etrafındaki görünmeyen gücün ne olduğunu anlamaya çalışmak başka soruları, başka kapıları açarak ikinci bir akademiye kadar ulaştırmıştı kendisini. Burada kendi geçmişinden sıyrılarak insanlığın tamamının kökeninden bugününe ve yarınına yolculuk etmeye çalışarak bulduğu cevapları kendi bedeninde şekillendirmeye çalışacaktı.

Bu tutku sayesinde en yüksek dağlardan, denizlerin derinlerine uzanan bir boylama oturan yeni hayatından memnuniyeti çok uzun süremedi.

Dünyanın en eski batık gemilerinden birini bulan ekibe katıldığı zamanki heyecanı tattığı dönem hayatının en güzel günleriydi. Hele sualtında nefes alabilmenin yabancılığını attığı ve etrafını saran suyla birlikte hareket etmeyi öğrenmeye başladığı ilk anlar daha da keyifliydi. Zamanla eriyip kaybolmuş bir teknenin izlerini, kumlara gömülen amforalarda, taş çapalarda, aslında neyi sarıp da bu şekli aldığını düşündüğü içi boş kekamozlarda arayıp duruyorlardı.

Herhangi bir dış güce maruz kalmadığında binlerce yıl sağlam kalan cam objelerin eskimeyen kırılgan güzelliğine hayranlığından doğan yeni düşüncelerle sualtında geçirdiği zamanlar en ama en güzel günleriydi.

Suyun kendisini kabul ederek onun bir parçası olmasına izin vermesi ve bu etten bedeni ona karşı gelmediği sürece sarıp sarmalaması hatta koruması fikri ufkunu genişletmişti. Kırılgan camları, tane tane elenen kumlar arasından çıkartırken en ufak ters harekette dağılma olasılığını kendi naçiz vücuduyla kıyaslıyor; topraktan yoğurulmuş ve suyla dolmuş bedeninin aslında denize ne kadar yabancı ve ne kadar ondan bir parça olduğu düşüncesi içindeki ateşi beyninden körükleyerek dimağını yakıyordu.

Matematikten-felsefeye, kimyadan-simyaya sıçrayan uzun okumaları kumlar arasında geçmişini arayan camlara karışıyor ardı görünmeyen aynaların kayıp sırlarında aradığı suretini regülatöründen çıkan bir kabarcığın üzerinde bulup da verdiği nefesin boşa gittiğini farkettiği anlarda kahroluyordu. Kabarcık kendisinden kaçarcasına uzaklaşıp, yüzeye; asıl ait olduğu yere karışmanın kıvancıyla hızlıca büyüyor ve ardında hiçbir iz bırakmadan yitip gidiyordu. O ise bugüne kadar her bir nefesin hesabını yaparak asıl ait olduğu yerin neresi olduğunu anlamaya çalışıyor; oraya yere ulaşmak ve hiç iz bırakmadan o bütünün parçası olma yolunda takip edeceği izleri işaretleri arıyordu.

Etrafını saran suyla dolu dünya aynı kendisi gibi oranlanmış ama kendisini sadece karada nefes alabileceği şekilde evirmişti. Sınırlı zamanlarda kendisini kabul eden derinlikler, dağların zirvelerinin aksine oksijen arttıkça tehlikeli hale geliyor, basıncın azalıp artması arasında deniz seviyesine mahkum bir bedende oluşunuysa bir türlü açıklayamıyordu.

Gelişen teknolojiyle birlikte daha derinlere ve daha yükseklere çıkabilirken akademideki mesai arkadaşlarından zenginliğiyle ayrılıyor; sahip olduğu bu avantaj sayesinde adeta bir çizgi roman kahramanı gibi yedi okyanus ve düvel arasında araştırmalarına devam ediyordu.

İnsanlarla pek yakın olmasa da aldığı eğitimin ve bildiği dillerin sayesinde hatırı sayılır bir çevresi ve insanlar üzerinde etkili olan bir yapısı vardı. En ücra köyde doğup, yaşadığı tepelerin ardını görmemiş bir köylüyle veya topraklarının sınırını bilmeyen aristokrat birisiyle de rahatça konuşup anlaşabilirdi. Bu kuvvetli ilişki kurabilme yetisi sayesinde dünyanın dört yanından sürekli beslenen ve araştırmalarını yönlendiren inanılmaz bir bilgi akışına sahipti.

Tam donanımlı dalış ekipmanıyla dolu teknesinde bir araştırma gezisindeyken aldığı bir haberle hemen deniz aşırı bir yolculuğa çıkması gerektiği gün hayatını tamamen değiştirecekti.

Veli ustanın,teknoloji ve tasarım harikası tekerlekli iskemlesine bakışlarını yakalayan İrfan bey

“Vurgun yedim” dedi.

Veli usta içinden deniz geçen bir şehirde yaşadığı halde yıllarını değil suya girmek onu görmeden geçirdiğinin farkında bile değildi. Vurgun onun için çok uzaklarda dinlenen şarkılarda geçen bir sözcüktü. İrfan beyi anlamış gibi başını salladı ama anlamamıştı.

Dalışlarda kullanılan tüpler eğer çok derin veya uzun süreli dalışlar yapılmayacaksa gündelik hayatta solunan havanın yüksek basınçla sıkıştırılmış halini barındırdığından gerekli önlemler alınmazsa tehlikeli olabiliyordu. Vurgun diye bilinen: havanın içindeki nitrojenin basınç altında gaz halinde damarlarda serbestçe gezinmesi ve eğer ağır ağır yüzeye çıkarken belirlenmiş duraklarda solunum yoluyla atılmazsa; basıncın azalmasıyla gaz kabarcıklarının büyümesi ve kılcal belki de ana damarlardan birisini tıkaması sonucu ölüme varacak rahatsızlıklara yol açabilen bir hastalıktı.

İrfan bey dalışlarını planlar ve bu plana harfiyen uyardı. Kaç metreye inip, kaç dakika kalacağı, çıkarken hangi metrelerde bekleneceği; herhangi aksilik durumda neler yapılacağı, yedek tüpler, ekipmanlar, acil müdahale planları gibi tüm detaylar ince ince hazırlanır ve asla çiğnenmesine izin vermezdi. Ekibi de profesyonellerden oluşmuş ve asla sözünden çıkmayan kişilerdi. Sualtı kazalarının hep ya hırstan veya aptallıktan olduğunu her brifingde tekrarlar; her şeyi planlamanın ve plana uymanın önemini ısrarla vurgulardı.

Üstüste bir hafta süren dalışlardan sonra gelen haberi duyunca heyecanlanmış ve apar topar karaya çıkarak uçağına binmek üzere yola çıkmıştı. Normal şartlar altında herhangi bir aksilik yaşanmazdı fakat uçakla seyahat insan vücudu için normal şartlardan sayılmazdı.

Vücudunda biriken küçük kabarcıklar deniz yüzeyinde olsa soluyarak yavaş yavaş bünyeden atılacaktı. Fakat kabin basıncının düşmesiyle büyümüşler ve dolaştığı damarlardan bir kaçını tıkayarak neredeyse ölecekken doktorlar acil müdahaleleriyle belden aşağısı felç olarak sakat bir şekilde de olsa yaşamasını sağlamışlardı.

Ölümden dönen herkesin anlattığı gerçeküstü hikayeler olurdu. İrfan bey hikayesini kimseye anlatmadı ama gözünü açtıktan sonra ne hayatta olduğuna şükretti ne de sakat kalmasına üzüldü.

Zenginliği yarı mekanik bir kişiye dönmesini ve böylece hareket etme yeteneğini geri kazanmasını sağladı. Kimileri için mucize olan şeyler İrfan bey için sıradandı ve mucizelere alışık birisini sadece medeniyetin döşediği yollarda yürümeye mahkum etmek en büyük cezaydı.

Hep yaptığı uyarıları kendi üstüne alarak önce kendini aşağıladığı bir dönemden sonra ölümden dönme tecrübesiyle birbirine farklı şekillerde bağlanan nöronlarıyla yeni bir kişilik oluşturdu.

Artık daha doğru sorular soruyor ve cevaplara her zamankinden daha çok yaklaştığını hissediyordu.