Geleneksel Öl Sanatları / Kün II

II

İlk bölüme buradan ulaşabilirsiniz

Sabah serinliğinin, alınan her nefesi varoluşa methiyeler haline getirdiği ve fazla derin çekilirse ciğerleri keserek dışarıdaki soğuğa katacağını hissettiren bir yürüyüşten sonra, içini sabah mahmurluğunu üşümeye katıştıranların doldurduğu otobüse bindi Veli usta. Arkasından binenin son boş koltuğa kendisinin oturduğunu görmesiyle yaşadığı hayal kırıklığını belli etmemeye çalıştığını farketmedi. Hafifçe buğulanan camlar artık yaz mevsiminin uzatmalarının da bittiğini ve bir zaman sonra bu saatte yapılacak yolculuğun karanlıkta geçeceğini müjdelerken, aklından hesap yapmaya başladı. İrfan beyin bugün göndereceği avansla birikmiş kira borcunu kapatabilirdi. Ama ya işler istediği gibi gitmez de bir aksilik çıkarsa…

Ustayı oluşturan harfler, buğulu camların aslında şeffaf olduğunu hatırlatan damlaların arasında belirmeye başlamıştı. Gözünün hemen önünden geçen minicik damlanın içine sığan dünya manzarası geçmişini de seriyordu bir yandan. İnşaatlarda çalıştığı zamanlar damlanın içinden akıyordu. Pencere doğramalarını yerleştirip arada kalan boşlukları doldurmak için pervazı takarken üç kat fazla zaman harcıyor, kapıların yerine oturması için rendeyi hiç yanından ayırmıyordu. İş yaptığı kişiler, ilk yağmur mevsiminde ya denizliklerden şikayet etmek için kapısını çalıyor; ya da üç beş sene içinde çürümeye başlayan doğramaların dedikodusu uzaktan uzağa kulağına geliyordu. Haketmeden adının arkasına eklenen usta sıfatı, gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor ve ucuna takıldığı, sipariş ve iş halkalarının oluşturduğu zincirin boyu kısaldıkça daha bir büküyordu belini. Yanına çırak olarak aldığı çocuklar bile kısa sürede sanata hakim olup kalfalığa yükseldiği için sağlam bir ekiple güzel zamanlar yaşıyor ama usta olup kendi ocağını tüttürmek isteyenler müşterileri de beraberinde götürüyordu. Ustanın T’si teknoloji ile gırtlağına çöküyor ve hazırlıksız yakalandığı gelişmeler yanındaki çıraklara bile bakamayacak hâle getiriyordu durumu. Artık iki eliyle hem de ikibüklüm taşımak zorunda kaldığı “usta” kamburunu yere bırakıp yeni bir işe başlayacak yaşı geçmiş oluyor ama ahşabın biraz huyundan anladığı için benzer imalatlar yapmaya çalışacak kadar da genç hissediyordu.

Ahşapla uğraşan iyi ustaların yapmadığı veya aldıkları fiyatı pahalı bularak seçenek arayanların geldiği adresti artık. Ayda bir, en basitinden kitaplık imâlatı, komşuların çarpılan eski kapı veya pencerelerine ufak rötuşlar, masa sandalye ayaklarını tutkallayıp işkenceyle sıkıştırma gibi işlerdi bunlar. Emekliliği haketmiş ama yaşının gelmesini bekliyordu. Çalışmaya bir sene önce başlamış olsaydı çoktan emekliydi ama zırt pırt değişen kanunlar yüzünden beş senesi vardı daha. Yoksa çoktan dükkânı kapatmış ve devralırken iki daire alabilecek kadar para yazan senetler imzaladığı makinaları üçüne beşine bakmadan vermişti hurdacıya.

Camın buğusu yavaşça dağılırken İrfan beyin kendisini aradığı gün aklına geldi. Sıkıntılı kasvetli bir sıcağı taşıyan yaz havasından bunaldığı anda çalan telefondaki numarayı tanımadığı için açmakta önce tereddüt etmiş, sonra nereden geldiği belli olmayan bir esintiye uyup cevap vermişti. “Veli usta” demişti karşıdaki ses sanki çok eskiden tanıdıkmış gibi

“Telefonunuzu bilmemkimden aldım, istediğim şeyi sizin yapabileceğinizi söylediler. Müsaitseniz görüşmek isterim”

Ahşap bir kapı istiyordu İrfan bey. Marangozhanenin demir kapısından çıkıp, filmlerde bile görmediği kadar lüks arabanın kapısından girmişti. Arabanın arka koltuğundaki rahat deriye gömülmüş neredeyse uyuyacak gibiyken sur gibi yüksek duvarların arasındaki devasa kapıdan geçip, yeşillikler arasındaki konağın içine girdiğinde kendine gelmişti. “Dükkan”dan çıkışını da sayarsa dokuz adım atmıştı. İki hayat arasında sadece dokuz adım vardı. Arabanın içinde rüyada gibi olmasının sebebi sahibiyle aynı yere oturduğu hâlde onun gözleriyle bakamıyor olmasıyla birdi. Ve şimdi bu konakta onuncu adımını atmaya korkması eğer düşerse rüyanın bir kâbusa dönüşeceğini sanmasındandı. Az önce girdiği kapı, üzerindeki sedef kakmaların haddinden fazla parlamasını engelleyerek, oluşturduğu desenleri açığa çıkartacak kadar siyahtı kendiliğinden. Böyle bir kapıyı yapan ustalık dururken bu işi kendisine neden versinlerdi. Adımını atamadı, yerdeki cehennem kırmızısı fayansların arasındaki kara çizgiler ve her bir karonun içindeki kapkara çizgiler ayağına dolaşarak onu da ateşe çekecekmiş gibi hissediyordu. Alevi besleyen odunların her biri “usta” harflerini kömürleştirirken vücudunu yakıp kendilerine katmak için kırmızıyla yarışıyorlardı.

“Hoşgeldin Veli usta!” diyordu İrfan bey, kendisini yanmaktan son anda kurtaran bir kahraman gibi savaş arabasıyla çıkıyordu ortaya. Oturduğu yerde kendisine uzattığı eli sıkarken savaş arabasının bir tekerlekli iskemle olduğunu farkediyordu. Kol dayamasının olduğu yerlerde yanıp sönen ışıklar ve yönlendirme çubuklarının olduğu adeta bir taht gibi rahat olduğu karşıdan bakarken bile hissedilen ve tekerlekleri zeminde adeta yağ gibi hareket eden bir iskemle. Adımları birbirine uyumluymuş gibi hissettiren bu aletle yanyana yürüyerek tavanı girişten daha alçak bir koridordan geçerek büyükçe bir odaya giriyorlar ve buradan denizi gören pencerelerin önünde karşılıklı duruyorlardı.

“Ne içersiniz?” diye soran kızın erkek gibi giyinmiş olmasına rağmen ne kadar güzel olduğunu düşünürken “Tam kahve saati di mi usta?” diye soran İrfan beyi başıyla onaylar buluyordu kendini. Nasıl içtiğini sorduklarında acemiliği ve geçiştirdiği belli olmasın diye az şekerli olmasını söylüyordu. Konağın büyüklüğü, yemyeşil bahçeli ön ve deniz manzaralı arka tarafını ayrı dünyalar gibi hissettirirken, içeri birileri giriyor ve hemen arkalarındaki masaya klasörler getirip üç ayaklı bir panoya çizimler yerleştiriyorlardı.

“Bizim bilmemkimin masasını hiçbir çivi, mıh vesair kullanmadan orjinalliğini bozmadan tamir etmişsiniz…” diyordu İrfan bey. Bilmemkimin masasının çok ahım şahım bir arızası olmadığını hatırlıyor ama “Bu işte çok eski olduğunuzu söylediler..” sözünü başıyla onaylamak zorunda kalıyordu.

“Bizim istediğimiz şey aslında çok kolay…” lâfzını duyunca rahat bir soluk alıyor; devamındaki “ama çok da zor…” eklenince arkasına, nefesini tutup kahvesinin son yudumunu acı bir panzehir gibi istemeye istemeye dikiyordu.

Beraber masaya geçiyorlardı. Dosyalardan eski kapı fotoğrafları çıkıyordu. Hepsi birbirinin aynı gibi duran ama onlarca farklı fotoğraf. Renkli, renksiz fotoğraflarda görünen bazı insanlar bilmediği gibi giyinmişken bazılarının ten renklerini bile daha önce görmemişti.

Rüya ve kâbus arasında gidip gelirken arada bilmediği dillerde yazılmış kitaplar, defterler görünüp kayboluyor ve panonun önüne geldiklerinde tanıdığı çizgiler ve sayılar görüyordu.

“İki kanatlı bir kapı olacak, ölçülerin birebir olması şart, pelesenk, ceviz, ağlayan çam, kurşun vitray, oyma, kakma” sözleri arasında kaybolurken sarsıntıyla kendine geldi. Otobüsten inmek için ayağa kalkıp düğmeye bastı.

Yokuşun başında derin bir nefes alıp durmadan yukarı kadar çıktı hiç başını kaldırmadan. Dükkâna girmeden önce binanın dış kapısında durup üçüncü zile bastı. Bakışlarını yukarıya diktiğinde gözgöze geldiği penceredeki yaşlı adama gülümseyip elini kaldırdı.

“Burası olmasa emekli maaşımız neye yeter… tek geçimimiz burası bilirsin… senin yerinde başkası olsa… alnım secdede, parada gözüm yok… büyük oğlan okulu bitirsin kalmam buralarda… evvel yine sormuşlar dükkânı… yengeni de iyi ki sigortalatmışız zamanında… önce umre sonra köy… sende çocuk kaç taneydi… bir tek dükkân sadece… torun biraz büyüsün valla durmam… Veli usta gibisini bulamayız dedim…”

Yıllardır dinlediği lâf kalabalığı öyle bir saçılıyorduki sayılan paraların aralarına, dükkân sahibinin sırıtışını hatırladığında, hangisini ne zaman duyduğunu unutuyordu. Her bir dişin arkasından üstünde yeşil sarı otlar bitmiş arsalar uzanıyordu. Kamyonlar kamyonetler, tuğla, çimento taşıyıp kum döküyor, su tankerine yol veriyorlardı. Başka bir kamyon gelip, araziye inşa edilen binanın üstüne dorsesindeki parayı boşaltarak her şeyi gömüyordu. Kamyonun şoför koltuğunda gülerek bakan babasıyla amcasının yüzlerindeki sırıtış dükkân sahibininkine karışıyor, ihtiyarın bembeyaz yüzünden fışkıran ince damarlar, projelere plânlara dönüşürken birden kocaman bir el tarafından toplanarak para olup yağıyordu sayılan tomarın içine. İrfan Bey yaşını belli etmeyen ölümsüz bir kahraman cismiyle, tekerlekli sandalye üzerinde ama sanki koşuyormuşçasına tüm araziyi cennettten bir parça haline getirip dükkan sahibini bahçeden kovulan şeytan gibi apartman kapısına karga tulumba sokarak yok ediyordu.

Telefonun çalmasıyla kendine geliyor dükkanın kapısına geldiğinde cevaplıyordu arayan İrfan Bey’i.

“Başladım” diyerek yalan hayatını zerre etkilemeyecek yeni birisine söylenmiş eski bir baştan savma sözünü dillendiriyordu.

Planları almayı unuttuğunu hatırlatan İrfan Bey’in kendisine zahmet olmasın diyerek yardımcısıyla göndereceğini kibarca anlatmasına anlam veremiyor dışarı baktığında kapıya çoktan yanaşmış elinde dev silindirlerle bekleyen şoförü görünce telaşa kapılıp onu içeri sokmadan elindekileri hızlıca alıp yolculuyordu.

“Planlara bakıp inceledikten sonra bir daha konuşmamız gerek” diyen İrfan beyin yanına gitiğinde ne söyleyeceğini merak ederek mukavva borulardan çıkarıp tezgaha seriyordu dev sayfaları.

Büyük iki kanatlı bir kapıydı işte ama üzerindeki işlemeler bezemeler desenler milim milim yazılmıştı.

Çok da fazla bir şey yapması gerekmiyordu aslında. Kasayı ve kanatları yapacak diğer işlemeler ve eklentiler için başka zanaatkarlar çalışacaktı. O yüzden ölçülendirilmiş bezemelere çok da kafa yormadan kasa ve kanat ölçülerini not edip kalasların yanına gitti.

Gönderilen ağaçlarla bunun gibi en az üç kapı yapılırdı. Aldığı ücretin yanında artan ahşaplarla yapacağı işlerden de iyi para kazanabilirdi. Bu ağaçların zaten kereste halleri bile pahalıyken; daire, kapı, pencere parasına satacağı sehpaları hayal ederek uzun zamandan beri ilk defa gülümsedi.


Kün – III’e buradan ulaşabilirsiniz.