Ev Okumaları: Sait Faik ve Bilmek

Emrullah Alp

               Bildiğini söylemenin kolaylığı ve bilmenin kuşatıcı rahatlığı vardır Sait Faik öykülerinde. Yürümeyi biliyorsa yalnızca yürümeyi anlatır, bunu abartmadan onu başka bir şey olarak göstermeden.

Balık tutmayı biliyorsa, balık tutmaya çıkartır bizi, önce yanında getirdiği taburesini usulca yere koyar sonra hangi balık için hangi yem kullanılır bunu anlatır. Yapacak en önemli şeyimiz buymuş gibi değil en iyi yaptığımız işi yapıyormuş gibi hissettirir. O öyle güzel çizer ki öykülerini; girdiği kahvenin içinde oturan insanların yüzlerini tanırsınız. O insanların ne giydiği ne içtikleri, bardağı nasıl tuttukları, hangi sandalyede oturdukları, ses tonları… Eliyle koymuşçasına anlatır sokaktan geçerken bahsettiği konağın görünüşünü. Ada’nın kekiklerinden, palamut, defne, nane, kocayemişinden öyle söz eder, öyle güzel yerleştirir ki öyküsüne burnumuz bir aktardaymış gibi sevinir onu okurken.

               Başka bir ülkede, başka bir şehirde olsak bile bizlere İstanbul’da olduğumuzu hissettirir, İstanbul’u bilen okuyucular ise kendilerine engel olamaz, bahsettiği tablo hangi semtin özelliğiydi diye düşünmeye başlar.

Sait Faik burası Eminönü, Büyükada, Beyoğlu demez ama biz biliriz o anlattıklarının nereyi resmettiğini. Orhan Veli’nin Sait Faik’e “Mahalle Çocuğu” deyişi onu mahallede yetişenler gibi halktan ve halka bağlı bir insan sayışından ileri geliyor. Yereli bilmek için sokaklara çıkar, insanlarla konuşur, esnafla oturup tavla oynar, kahvehanelerde çay içer-çay soğutur, izler, dinler, yazar. Bunları görev olarak yapmaz bunlarla yaşar. Öykülerinde okuyucuyu içine çekmesinde bu sahiciliğin mutlak payı vardır.

               Sait Faik’in kaleme aldığı İstanbul bize büyüklerimizin hasretle ve bir daha geri gelmeyecek bir hüzünle anlattığı o eski İstanbul’dur.

İçinde yaşayan insanların renkli ve birbirinden farklı kültürleri, çok kimlikli inançlarıyla bir yanında davul zurna, bir yanında keman, bir yanında camii bir yanında kilise olan İstanbul. Denizlerinden balık, tarlalarından otlar toplanıp yemekler yapıldığı; tiyatroları, piyesleri, matine ve konserleri, geceleri, gündüzleriyle eski İstanbul.

Hatırlayalım şu hissi; Hani İstanbul’dasınız ve yanınızda sizden yaşça büyük biri vardır:

Bizim zamanımızda şu gördüğün bina yoktu orası eski bir fabrikaydı, cam fabrikası. Şuralar hep denize girdiğimiz yerler. Buradaki treni kaldırmışlar eskiden buradan trene atlar, işe öyle giderdik.

Ah, burası ne kadar büyümüş buraya yalnızca piknik yapmaya gelirdik şimdi hep bina dolmuş” cümleleri havalarda uçuşur. Biz de dinledikçe iç çeker o eski zamanları görmek isteriz.

               Siyasi iktidarlar, çıkar dolu kapitalist düzen, şehir planlamasından uzak yapılar talan etmiştir bu şehri. Sait Faik’in öykülerini okudukça o talan olmamış, hırpalanmamış şehri gördüğümüz için, bize eskiyi hatırlatan her şey gibi sevinir, sıcak buluruz. Her geçen gün onu okurken aldığımız zevk artıyor çünkü eskiye olan özlemimiz şiddetleniyor. İstanbul her geçen gün daha kötü bir yer oluyorken biz de albümümüzdeki eski, güzel, siyah beyaz bir fotoğrafa bakar gibi açıyoruz Sait Faik’in sayfalarını.

Mahalle Kahvesini okurken de bununla karşılaşıyoruz:

 “Evimden çıkınca ortalığın sessizliğini, bu sessizliğe lapa lapa kar yağdığını görmüş, yürümek hevesine kapılmış; ana caddeleri, arkadaş tesadüflerini, malum kalabalık yolları bırakmış, karın daha tez, daha temiz biriktiği, insanların az geçtiği bir semte gitmek üzere tenha tramvaya atlamış, buraya gelmiştim. Ama ben gelirken yarım saat içinde hava değişmiş, karayel kudurmuş, lapa lapa yağan kar, küçücük küçücük soğuk darı taneleri halinde kaynaşmaya başlamıştı.”

 Bir kelime daha etmeden önce şu ince işçilikten bahsedelim Sait Faik’in rüzgârı bile yerel seçmesinden bahsediyorum, evet, “Karayel” daha çok İstanbul, Çanakkale, Tekirdağ bölgelerinde esen rüzgâr tipidir. Hangi şehirde olabiliriz, bildiniz mi?

 Devam edelim; yazın sık gittiği bir mekân burası fakat kış mevsiminde ve karlı bir havada geçiyor öykü. Burgazada’da yaşadığını bildiğimiz ve bunu öykülerinde sıkça yazan Sait Faik, daha sakin ve kimseyle karşılaşmak istemediği bir yer seçiyor. Evine çok uzak olmayan ve tramvay yolculuğu yaptığı bir yer. Bize verdiği bu ipuçlarıyla belki Kabataş, belki Topkapı, belki de Kadıköy’ün az tercih edilen duraklarından birinde indiğini düşünüyoruz.

Hikayelerindeki şiirsel anlatımın yanı sıra okuyucusuna sanki bir fotoroman sunan Sait Faik’in Mahalle Kahvesi’nde bize çizdiği resme şimdi uzaktan bakalım.

Sokaklarına lapa lapa kar yağan bir İstanbul.

Tramvay yolculuğu yapılarak gidilen sapa bir kahvehane.

Dışında söğüt ağaçları içinde cayır cayır yanan sac soba

Bir tarafta tavla oynayan bir tarafta sedirde oturan yaşlı insanlar…

Ben buranın neresi olduğunu tahmin ettim, burası bizim kahvehane.