Ev Okumaları

Emin Şir / Hayırlı Devrimler Uşağum

Bir masa kurmuş Emin Şir 70’lerden 80’lerden günümüze, anılarını anlatıyor. Karadenizli olmanın tadını ağzında gezdirerek kelimeleri şivesinin ilmiğiyle dokuyor. Geçmiş zaman, geniş zaman ve i ile u sıklıkla yer değiştiriyor.

Anlattığı yağmursa ıslanıyor, masayı sudan koruyoruz. Ben çayımı, o üzülmüş üzümlerin hakkını aradığı kadehi koruyor.
Güneşse terimizi siliyor, dağılıp alnımıza dökülen saçlarımızla oynuyoruz.

Ama masa geniş, masa uçsuz bucaksız. Emin Şir elinde anılar, serdikçe seriyor; sanki başka yerde böylesi yenilmezmiş gibi hamsi tava, mısırına kefil ununa çekimser mısır ekmeği, ağrıları olduğu gibi duran eskimiş fotoğraflar, gönderilmemiş ama yıllar sonra gelen anne mektubu, bir mahalleyi bir köyü bir kenti bayram yerine çeviren adıyla münhasır bir halk kahramanı, denizi eve taşımak için tavana zorla çakıldıktan sonra sarkıtılan Hasankapı’dan alınmış bir balık ağı… masa geniş, masa çamlarla genişleyen bir yayla gibi uçsuz bucaksız.

Anılar virgülle çoğalıyor.
Birden Askoroz deresinin taşıyla kaplanmış evindeyiz, malulen emekli olmuş bir ceviz ağacının hikâyesini dinliyoruz. Yahut saçları bir işkencecinin elinde kalmış gençliğin bir tutam hatıralarını. O dönemde oralardaki herkesin adresi aynıymış:
Emniyet, Eğitim Enstitüsü Müzik Odası’nda sorgu, spor salonu, Trabzon Boztepe Cezaevi, Erzincan

Emin Şir, yarın kadar yakındı devrim, diyerek yarındaki devrim hakkını saklı tutuyor. Sonra işkencede arkadaşlarının adını saklı tutuyor, “karda yürürken çıkardıkları sesler” saçmalığının anlatıldığı devlet dersini aklında tutuyor, tutuyor ki nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça bu sınıf çöksün, ya da geçilsin bir üst sınıfa hep birlikte.

Bazen bir anı değil bir hayali, gerçeğe çok yakın bir düşü anlatıyor:
Kaybolan gençler, kaybolan gençlik, duvarlarda kırmızı boya, haberlerde yalan. Bir inanca yetecek kadar şarjörle dağda, yaylada, ovada yeni bir yaşam düşü.

Bazen masadan kalkıp elimi yüzümü yıkamak, kendime gelmek istedim, bazen pencereyi açmak gökyüzüne bakmak istedim: sokağa, dışarıya, dünyaya. Ama kıpırdayamadım yerimden. Zamansızlığıyla hiç değişmemiş olan bu ülkenin hikâyesini dişlerimi sıka sıka, memleketimizden insan manzaralarını bazen gülerek bazen hüzünle ve doğanın bir parçası gibi hissettiğim yerlerde sessizce, kıpırdamadan dinledim.

Anlatılanların sonlarına doğru ağzımın kamaştığını söylemeden edemeyeceğim.

Size de iyi okumalar dilerum. Hayurlu Devrumler.