Arka Bahçemdeki Ev

Oradaydı. Bir yere gideceği yoktu. Portakal rengindeki ışıltısı gözlerimi alıyor, gürültüsü kulaklarımı tırmalıyordu. Varlığıma, zihnime, evime meydan okuyordu.

Onu ilk kez mutfağın balkonuna çıktığım sırada fark etmiştim. Arka bahçeye nadiren çıktığım için ne kadar zamandır orada olduğunu bilmiyordum. Dekor olduğunu düşünmüştüm -sahici bir evin bahçemde bitebileceğine ihtimal vermiyordum. Ertesi gün eve yakından baktığımda yanıldığımı anladım. Ev basbayağı, kanlı canlı, gerçek bir evdi ve işittiğim gürültülere bakılırsa içinde insanlar yaşıyordu.

Eşya-tutan bir eve taşınacağımı duyan arkadaşlarım beni başta uyarmıştı. Fiyatı uygun olduğu için kimilerince tercih edilse de bu evlerin, içinde uzun süre oturanların sağlığına zarar verdiği biliniyordu. Önceleri benim de niyetim biraz para biriktirip daha iyi bir yere çıkmaktı ama sonradan bahçeye çok ısınmış, eşyaları görmez olmuş, çıkmaktan vazgeçmiştim.

Üç yıldan beri, arka bahçede bulduğum eşyanın haddi hesabı yoktu. Bunlar çoğunlukla birkaç gün -hatta bazen birkaç saat- içinde kaybolurdu. Bazen o kadar hızlı giderlerdi ki serap gördüğümü sanırdım. Eşyalar hareketlerimi belli ölçüde kısıtlasa da şimdiye kadar sağlığıma olumsuz bir etkisi olmamıştı. Onlarla yaşayıp gidiyordum.

Yalnız bir keresinde, ağaçların arasında eski püskü bir kamyon bulmuştum. İlk kez bu büyüklükte bir şeyle karşılaştığım için endişelenmiştim. Haftalar boyunca gitmeyince paniğe kapılmış, meseleyi internetten enine boyuna araştırmıştım. Hukukçular, eşyaların gitme süresinin hacimleriyle orantılı olduğunu, 2 metrekarenin üzerindeki eşyalar için en az bir ay beklenmesini tavsiye ediyordu. (Büyük eşyaların, kendilerine karşı başlatılan hukuki işlemlerin daha başında kaybolup gitmesi çok sık rastlanan bir durumdu ve Adliye’ler bu nedenle gereksiz meşgul ediliyordu)

Konuyu görüştüğüm bir avukat arkadaşım da söylenenleri onaylayınca beklemeye karar vermiştim. Gerçekten de üç haftanın sonunda bir sabah, kamyon ardında hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti.

Bu iki yıl önceydi; şimdi ise iki katlı bir ev arka bahçemin üçte birini işgal etmişti. Kamyonun büyüklüğünden yola çıkarak yaptığım hesaba göre ev en az altı ay bahçede kalacak gibi görünüyordu. Buna canım sıkılmıştı. Arka bahçeme bu kadar uzun bir süre ortak olunmasını kabul edemezdim, üstelik kontratımda geçen “eşyalar” ifadesi, herhalde bir evi ve içinde yaşayan insanları kapsamıyor olsa gerekti.

Daha önce kamyon meselesinde bana yardımcı olan avukat arkadaşımı aradım. Kendisi o zaman bana kontrata göre büyük eşyaların öncelikli olarak ev sahibinin sorunu olduğunu, onu bilgilendirmemi söylemişti.

Ev, arkadaşımı heyecanlandırmıştı. (“Ev mi? Bildiğimiz ev mi? İçinde kimse yaşıyor mu peki?”) Meslek hayatında böylesinin hiç başına gelmediğini söyledi ve benden evin fotoğraflarını istedi. Akşam vakti çektiğim fotoğraflarda evin detayları pek iyi seçilemiyordu ama azameti çevresindeki ağaçlardan anlaşılıyordu. Arkadaşım fotoğrafları görünce daha da meraklandı ve evi çıplak gözle görmek istediğini söyledi. Seve seve kabul ettim.

Ertesi pazar geldi. Evi ilk gördüğünde yüzünün aldığı halden bir şeylerin yolunda olmadığını anlamıştım. Besbelli ki ev, fotoğraftan çıkardığına göre daha büyüktü. Belki de aylarca orada kalacaktı. Canım fena sıkılmıştı. Önümüz yazdı ve bahçede daha çok zaman geçirmek istiyordum. Evin çevresinde biraz daha oyalandıktan sonra içeri geçtik.

Arkadaşım bir süre sessiz kaldıktan sonra tatsız bir ifadeyle yüzüme baktı:

-Evin turuncu olduğunu söylememiştin.

-Önemli mi?

-Olmaz mı!

Arkadaşımın dediğine göre, turuncu istisnai bir renkti. Hukuktaki anlamı “kalıcı” demekti. Turuncu eşyalar hiçbir yere gitmiyor, fiziki ömürleri tükenene kadar oldukları yerde kalıyordu. Yakarak, yıkarak onlardan kurtulmak mümkün değildi. Yasalara göre turuncu eşyalar karşısında yapılabilecek tek şey, eğer kira kontratında buna dair şerh düşülmüşse, ev sahibine haber vermek ve eğer eşya çok büyükse evi başka bir arsaya taşımaktı. Bunun yanında, taraflar kirayı düşürme seçeneğinde de anlaşılabilirdi.

-Kontratında yazıyor olmalı ama yazmıyorsa yapılabilecek hiçbir şey yok.

-Ne demek yapılacak bir şey yok.

-Bu burada durur. Ömür billah gitmez. Evden taşınmaktan başka çaren yok.

-Fakat haksızlık bu! Benim bundan haberim bile yok?

-Kiracılar pek ilgilenmez işin bu kısmıyla. Boş ver zaten, bırak ev sahibi düşünsün.

Satın aldığı evi turuncu bir ütü masası yüzünden aldığının onda birine satmak zorunda kalan bir müvekkilinden bahsetti. Tapu sırasında kontratı okumamış, evin eşya-tutan olduğunu gözünden kaçırmış ve kimsenin böyle bir eve vermeyeceği parayı vermişti. Kaybedileceği besbelli olmasına rağmen davayı aldığını söylerken sesinde belli belirsiz bir mahcubiyet sezdim. Sonra birden bir şeyi hatırlamış gibi canlandı:

-Sen daha önce araba görmüştün.

-Kamyon.

-Onu haber vermiştin değil mi?

-Unuttum gitti.

-Hay lanet gelsin! Öyle durumlarda hemen önlem alınır, daha büyük bir şey gelmemesi için. Direkt ev gelmişse yapacak bir şey yok ama ondan önce büyük bir şey gelmişse ve sen ev sahibine bildirmemişsen ev sahibi bunu kanıtlayabilirse, önceden haberdar edilmediği için sana dava açar ve kazanır. Hayat boyu buraya kira ödersin.

-Daha neler!

Arkadaşım son derece ciddiydi. Bahçede görülen eşyaları, rengi ve boyutu ne olursa olsun ev sahibine vakit geçirmeden bildirmek eşya-tutan evlerde oturan kiracıların yükümlülüğüydü. Bu yükümlülüğü yerine getiren çok az insan vardı, fakat “kamyon gibi şeyler” önemliydi. Bu gibi büyük eşyaların hukuktaki adı “uyarı-eşya”ydı.

“Seni bununla ilgili uyarmıştım. Onu, rengi ne olursa olsun söylemen gerekirdi. Her kontratta yazar bu.”

Evrak çantamın yanına koştum, kontratı bulup çıkardım. Taş kesilmiştim. Gerçekten de kontratın tepesinde, diğer maddelerden daha büyük puntolarla yazıyordu: “Bahçede görülen 2 metrekareden daha büyük eşyalar, ev sahibine vakit geçirmeden haber verilir.”

Devamında, “arka bahçede belirtilen her türlü eşyanın, rengi, biçimi ve büyüklüğüne bakılmaksızın ev sahibine ‘makul süre içinde’ haber verilmesi” gerektiği belirtilmişti.

Arkadaşımın yıllar önceki sözünün uyarıdan çok öneri olduğunu sanmış, aldırış etmemişim. Kontrattaki ifadeleriyse hayal meyal hatırlıyordum. Bunlar benim gözümde, prensipte olan ama hiçbir müeyyidesi bulunmayan formalitelerdi. Ev sahibimi bahçemde gördüğüm ıvır zıvırla gereksiz yere meşgul etmek istememiştim. Şimdi anladığıma göre bu ahmakça nezaketim hayatımın mahvına neden olmuştu.

“Hayatın mahvolmuş filan değil. Bahçene hâlâ yazın bir masa atıp hamak kurabilirsin. Yalnız bir an önce ev sahibinle konuşmalısın.”

Arkadaşım gittikten sonra bilgisayarın başına oturdum ve eşya-tutan evlerle ilgili araştırmalar yaptım. (Evi tutmadan önce bunlara dair tek satır okumamıştım.) Konuyla ilgili forumlar ev sahipleriyle anlaşamayan kiracıların ve kiracılarının ihmalkârlığı yüzünden zor duruma düşen ev sahiplerinin yakınmalarıyla doluydu. Kimi, eşya-tutan niteliği kira kontratında belirtilmeyen evlerde buldukları eşyalardan yakınıyor, kimi, kiracısı haber vermediği için boyutları göz göre göre büyümüş eşyalara saydırıyordu. Bunlar arasında turuncu eşya mağdurları küçük bir grubu teşkil etmekteydi. Forumların en mutsuz üyeleri onlardı ve pek çok “genel eşya” (okuduklarımdan anladığıma göre bununla da turuncu olmayan eşyalar kastediliyordu) mağduru, birbirlerine onların durumunda olmadığını söyleyerek teselli veriyordu.

Kiracısıyla, ev sahibiyle, avukatıyla, komşusuyla, yoldan geçeniyle herkesin hemfikir olduğu konu, beterin beterinin “dev turuncu eşyalar” olduğuydu. Bunların dev eşya ile kastettiği ise buzdolabı, bisiklet, haydi bilemedin kuyruklu piyano gibi şeylerdi. Bahçesinde turuncu ev peyda olan birini, internetin altını üstüne getirmeme rağmen bulamamıştım.

Bilgisayarı kapatıp yatmaya gittiğimde kafam kazan gibiydi ve yerküredeki en talihsiz kişi olduğumu düşünüyordum. Tam uykuya daldığım sırada pis bir vücut havlusu rüyamın orta yerinde belirdi. Defalarca kullanılmaktan üstü toprak olmuş, ıslanıp katılaşmış ve çürümeye yüz tutmuştu. Turuncuydu. Çarpıntıyla uyandım. Havluyu hatırlıyordum, kamyondan hemen sonra bulmuştum onu, rengi turuncu değil griye çalan beyazdı. O pis havluyu gördüğümde nasıl da sevinmiştim! Kamyon gitmiş, yerine zararsız bir havlucuk gelmişti. Şimdi ise soğuk terler döküyordum.

Bir saat kadar sonra tekrar daldım ve bu kez aylar önce gördüğüm mavi çamaşır sepetini gördüm. Sepet giderek büyüdü ve uğursuz bir müzik sesi işittim. Müziğin sepetin rengini turuncuya döndüreceği hissine kapıldım. Nefes nefese uyandım. Ertesi gün işe gidecek olmanın stresiyle üçüncü kez uykuya dalmam daha zor oldu.

Üçüncüsü bir “ofis rüyası”ydı ve iki yıl önce gördüğüm kamyon tarafından bölündü. Kamyonun dikiz aynasını çevreleyen turuncu, hızla gövdeye yayıldı. İş arkadaşlarım yazı masamın kıyısına kadar gelip son anda durmuş olan kamyonun ardından yüzüme dehşetle bakıyordu. Tekrar uyuyamayacağımı anladım, zaten alarmın çalmasına da bir saatten az kalmıştı.

Bir süre yataktan çıkmayıp dışarıyı dinledim. Çamaşır sepetini gördüğüm sırada işittiğime benzer bir müzik sesi kulağıma geliyordu. Melodisi huzursuz ediciydi. Bahçedeki evden geldiğini anlamıştım. Benzerlerini, arkadaşımın ziyaretinden önce de birkaç kez duymuştum ama o zaman evin gidici olduğunu düşündüğüm için rahatsız olmamıştım. Şimdi ise ölene kadar geçireceğim tüm gecelerin bu müzikle bölüneceğini düşünüyordum.

İşyerinde gün boyunca saçma sapan hatalar yaptım. Bunda kuşkusuz uykumu alamamış olmamın payı vardı ama asıl kafamdan atamadığım şey, bütün hayatımın mahvolduğu düşüncesiydi. Daha ev sahibime bile haber vermediğim için kimseye derdimi açmadım ve öğle tatiline yalnız çıktım. -Kimseden doğrudan şüphelenmesem de, evden birilerine bahsedecek olursam başımın derde girebileceğini hissediyordum- Masada oturmuş elimde telefonu çevirirken ev sahibini arayıp aramamakta hâlâ kararsızdım. Tam numarayı çevirmek üzereyken biri tabağını masama bırakıp karşıma oturdu.

-Selamlar!

Yan ofiste çalışan Sevda’ydı bu. Aylardır yüzünü görmemiştim. Son görüştüğümüzde aramızda bir yakınlaşma olmuş, arkası gelmemişti. Sonra kendisini tanıyanlara tavrını gözlemlemiş ve onun flörtöz biri olduğuna kanaat getirmiştim. Muhtemelen bana karşı özel bir şey hissetmiyordu.

Sevda hakkında ilginç rivayetler vardı. Bunlardan biri -eşya-tutan bir evde yaşıyordu- bahçesinde bulduğu eşyalarla yaptıkları üzerineydi. O an, konuşabileceğim biri varsa, bunun tam da Sevda olabileceğini düşündüm. Beni ihbar da etmezdi, çünkü bulduğu eşyalarla her ne yapıyorduysa yasaları çiğnediği kesindi.

Biraz havadan sudan konuştuktan sonra lafı daha fazla uzatmadan eve getirdim. Tıpkı avukat arkadaşım gibi o da heyecanlandı. O da evi yakından görmek istiyordu. Mesaiden sonra ofisin yakınındaki kafeteryada buluşup oradan evime gittik. Bahçe kapısından koşar adım girdi ve ev görüş menziline girdiğinde aniden durdu. Başımın belasına büyülenmiş gibi bakıyordu.

-İnsan yaşıyor mu içinde?

-Bilmiyorum.

-Kapılarını çalmadın mı?

-Kırk yıl evimden çıkamam…

-Boş versene.

Kapıya doğru koşarken onu arkasından yakaladım. Ev sahibimle yaşayacağım sorunlar yetmezmiş gibi başıma bir de daha büyük dertler açmak istemiyordum. İçeri girmeye onu zor ikna ettim. Kahve yaparken gözüm üzerindeydi, boş bir anımdan yararlanıp eve koşacak, zile basıp kaçacak diye aklım çıkıyordu, o ise ilgiyle camdan dışarıya bakıyor, boşuna evham yaptığımı söylüyordu.

-Şimdiye kadar bahçemde ne bulduysam ilgilendim. Başıma da hiçbir şeycik gelmedi.

-Şansın yaver gitmiş. Bir sürü insanın başına tek bir eşya yüzünden neler neler geldi.

-Onlar eşyalara nasıl yaklaşacağını bilmiyor. Neyi nasıl yaptığın önemlidir.

Yerinden kalkmış, mutfaktaki sandalyeye oturmuştu. Cinsel imalarda bulunduğunu sezdim. Onu evime çağırdığıma pişman olmuştum. Gece uykularımı kaçıran ve belki kalan ömrümü berbat edecek olan turuncu ev, Sevda için eğlence parkı gibi bir şeydi. Ben onun bana bir yol gösterebileceğini umarken onun derdi günü çift anlamlı söz oyunlarıydı.

Kahvesini içerken, bahçesinde beliren bateriyle konu komşunun huzurunu nasıl kaçırdığını kahkahalar atarak anlattı. Nasıl bu kadar rahat olabildiğini anlamıyordum. İhbar edilmekten hiç mi korkmuyordu? Bunu kendisine sorduğumda bana cezaların “zannettiğim kadar” ağır olmadığını söyledi. Kişi, bahçedeki eşyaları kendi evine taşımadığı sürece alıp alacağı en yüksek ceza iki hafta ev hapsiydi.

“Bateri çalmanın cezası olsa olsa bir haftadır. Eee? De ki bir hafta bedava bateri çaldım bir hafta da yattım. Ne oldu? Bir daha nereden fırsatını bulup da bateri çalacağım?”

Böyle bir şey onun başına gelse nasıl hissedeceğini düşündüm, acaba turuncunun önemini anladığında bile -bunu bilmediğinden emindim- böyle neşe saçmaya devam eder miydi? Biraz daha düşündüğümde böyle felaketlerin asla Sevda gibileri bulmayacağı sonucuna vardım. Sevda gibi insanlar mutluydu ve mutluluklarını göründüklerinden daha sağduyulu olmalarına, basit düşünebilme yeteneklerine borçluydu. Bir arkadaşları evine kamyon geldiği için ev sahibini aramasını söylediğinde söz gelimi, bunun nezaketsizlik olup olmayacağını düşünmez ev sahibini ararlardı. Hemen her konuda hızlı düşünüp anında karar aldıkları için de hayatları kolaydı ve kendileri istemedikçe başları belaya girmezdi.

Kahvesini bitirdikten sonra kapıya doğru yürüdü. Paltosunu giyerken yüzü ciddileşti:

“Senin bu ev güzel. Rengine de aldırma. İçindekilerle arkadaş olmaya bak.”

Bu sözün benzerini ilerleyen günlerde, cesaretimi toplayıp evden söz açtığım hemen herkesten işitecektim.

Çevremdekiler, kaderimi benden önce kabullenmişlerdi. Henüz ev sahibimi aramaya cesaret edememiştim ama konuştuğum herkes, evden ömür billah taşınamayacağımdan o kadar emindi ki, artık bir de tazminat ödeme riskini göze almak istemiyordum. Ev sahibine arabadan hiç bahsetmemek bir seçenekti ama bunu bana açık açık sorması durumunda, daha önce 2 metrekarenin üzerinde hiçbir şey görmediğimi söylemem mümkün değildi. İtiraf edecektim. Başımdaki belaya yenileri eklenecekti.

Böylece günler, haftalar, aylar geçti ve ev sahibimin evden haberi olmadı. Artık konunun arabadan açılıp açılmamasının önemi kalmamıştı, bahçemdeki iki katlı turuncu evden ev sahibimi haberdar etmeyerek bir kiracının ev sahibine karşı işleyebileceği en büyük suçu işliyordum. Bunu değiştirmek için bir şey de yapmıyordum. Kendimi tamamen bırakmıştım.

Uykularım her gece daha fazla bölünür oldu. Çarpıntılarıma kas seğirmeleri eklendi. İşte yaptığım hatalar bini aştı ve çalışma arkadaşlarımı da etkilemeye başladı. Üçüncü kez uyarılmamdan sonra kendim müdürün odasına gidip istifamı verdim. İşten ayrıldıktan sonra gecem gündüzüme karıştı ve evin neresinde, günün hangi saatinde olursa olsun, tüm uyuma denemelerim başarısız oldu. Yarım saatlik aralıklarla içim geçiyor, aralıklar giderek uzuyordu, sonunda pes edip ellerim titreye titreye sigara yakıyordum.

Uykularımı zehreden korkunç, tekinsiz müziği nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Rahatsız edici ve hiçbir şekilde tanıdık olmayan bir ritmi ve tonu vardı. Daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzemiyordu. İnternette yaptığım uzun araştırmaların sonunda buna “atonal müzik” dendiğini öğrendim. Bu bilginin bana hiçbir faydası olmadığı gibi, bunu öğrenmek seğirmelerimin şiddetini ve yoğunluğunu daha da arttırdı.

Sözsüzdü; bazen gitar, bazen piyano ile çalınıyordu. Hiçbir türlüsüne katlanamıyor, onu duymamak için kulaklarıma pamuk tıkıyordum. Bir süre sonra pamuklar rahatsız etmeye başlıyor, dahası o kör olasıca dengesiz notalar camları, duvarları ve pamuğu aşıp yine kulağımın içine doluyordu.

Yüzüm gözüm şişmiş, gözlerim kan çanağına dönmüştü, aynaya baktığımda kendimi tanıyamaz olmuştum. Neredeyse her hareketimde kulağım çınlıyor, gözlerim kararıyordu. Atonal müzik artık kafamın içinde gibiydi, yutkunmama, nefes alışıma karışmış, kalbimin ritmini bozmuştu.

Yaşadıklarım, iki yıl önce kamyon nedeniyle yaşadıklarımın birkaç katıydı ama asıl canıma okuyan şiddeti değil, asla düzelmeyeceğini bilmekti.

Allah’ın belası ev orada duruyordu. Mutfağın camından baktığımda onu görüyordum. Salonun camından baktığımda onu görüyordum. Yatak odamın camından baktığımda onu görüyordum. Duvarları üzerime kapanıyordu. İçindeydim. Bir yere gidip gideceğim yoktu. Gözlerim kör, kulaklarım sağır olmuştu. Varlığım, zihnim, evim artık tamamen onun tutsağıydı.