Altı Kapı Altı Öykü

Sehi Bey

 

Ben Sehi Bey. Asıl adım Mehmet olsun, bana Memet densin isterdim. 1471’de Edirne’de doğdum. Ailenin ortanca oğluydum. Babam Sipahi idü. Soframızda hep iki türlü yemek. Abim Beylerbeyi oldu gitti. Kardeşim, burdan biriyle evlendi, babamın mallarını devraldı. Sipahi oldu. Bir Sipahi gibi yaşadı ve bir sipahi gibi öldü. Ben onları bırakıp başkente çıktım, şimal rüzgarları esti, dudaklarımı çatlattı.

 

Ben Sehi Bey. Adım unutulmasın. Bir şair gibi yaşadım ve bir şair gibi öldüm (1548). Kapıkulu sanılmasın diye Memedime türbe yaptırdım.

Ben asri mezarlığa gömüldüm.

 

 

Gramercinin Cenaze Merasimi ya da İmlası Bozuk Matem

 

Gramerci öldü diyorlar. Bir sabah çok erken. Kırk dokuz yaşındaymış ve sofu değil muhafazakar.

Elde kırmızı kalem bütün gün gazete, mecmua, alışveriş listesi, pusula, dolmuş tabelası, mescit levhalarında, lokanta menülerinde düzeltmeler yapan Gramerci.

Kırmızı kalem: Faber-Castle. Kalın keçeli kalem: Adel.

 

Ağzımızdan çıkan her kelimeyi duyduğunu, telefonlarımızı dinlediğini, mektuplarımızı okuduğunu, e-maillerimize, cep telefonu textlerimize kıs kıs güldüğünü hissediyorduk. Kızıyor, sinir sahibi oluyorduk bu göz hapsinden ama yazdıklarımıza önem vermesinden de göneniyorduk gizli. Bilinsin istiyorduk bu.

 

Yazdıklarımızda düzeltme yapmayınca kıskançlaşıyor, kahroluyorduk. “En azından dikkate alıyor işte” diye seviniyorduk bizden bir cümleyi alayla bile olsa anınca. Yazdıklarımızı laubali bir biçimde düzeltmesi yerin dibine sokuyordu öte yandan.

 

Başkalarının yazdıklarında bir kusur bulmak bahanesiyle kendisi bir tek kelime yazmamış deniyordu onun için.

 

Gramerci öldü.

Oturdum, bunu yazdım.

İmla kurallarına uydum, dil ve anlatım yanlışlarından kaçındım.

Ama düzeltilemez bir hata yaptım.

Gittim mezar taşındaki “bizi düzyazı düze çıkaracak” kitabesini tırnak içine aldım. Şiir gibi duruyordu yatık yazı. Düzelttim.

 

Cümleyi icimden okuya okuya simgeler ormanından geçtim, düzyazı bahçesine çıktım.

Masaya oturup iki limonlu votka söyledim. İki limonlu votkanın altını çizdim. Masanın yanında küpeçiçeğine baktım. Güneş istiyordu, su istiyordu, bir avuç güvercin gübresi istiyordu. Yeni, daha genişçe bir saksıya taşınmak istiyordu.

 

Gramerci öldü.

Dilimiz su topluyor, büyüyor, çürüyor ağzımızda.

Şimdi küçük dille yazmak lazım.

 

 

Dermandar

 

Köy köy gezip derman dağıtan, ot toplayıp ilaç yapan adamı hepimiz tanıyorduk.

 

Lokman diyorduk ona bize ölümü, bir; öldükten sonra hayatı, iki; suyun kaldırma kuvvetini, üç; Eyübün sabrınının sırrını anlat.

 

Mecburi hizmetlilere özel dersler veriyor, Lokman.

Onlara Farsça, Arapça, Kürtçe kelimeler öğretiyor, su, hayat, meyve, sebze, tütün, tabib, hekim, ataman.

Reçeteleri şifreli, tedavi yöntemleri alışılmadık.

Bir ilacı var. Terkibini istiyor doktorlar. Tabiatta bakir bedava olanın terkibi sezilir, bilinmez, diyor.

Macunculuktan anlıyor, iştah açıcılar, nefes açıcılar, kısırlığa, gebeliğe karşı ilaçlar yapıp satıyor.

Bir gün kuvvet macununun formülünü buluyor. Kahvelerde sünepelere veriyor macunu. Yiyen koşa koşa doğru eve.

Umumhane, karhaneye hususi taksiyle.

 

Öksürük, nezle gibi şeyleri anında kesiyor onun saldığı nefes… (vapur satıcısı tiradı) deva dağıtıcı, şifakar, binderman

Terkipler eczalar kimya şerbet macun sakız pelte merhem yakı dirhem havan zamk asit kudret helvası şurup mineral defterine aldığı notlar. Kıyamete hazırlık çalışmaları.

 

Nefes almış, tutuyor “bunu sizin için tutuyorum” diyor Lokman Binderman.

 

Kan Çanağı

 

İbrahim’le havaalanında karşılaştık.

Bambaşka işler için, başka başka yerlere gidiyordum ben o zaman.

İbrahim sarı kuşak.

 

Çipil gözleri, kankırmızı kirpikleri

İbrahim kuyubaşında tandır uykusu

Bağırarak konuşuyor dadaköylüler gibi

Masasında yumruk hazır, yumuşak

Yağda yumurta görse sarıyı memleket sanır

 

Sunakta elinde susamış taze bir bıçak. Sıcak sıcak.

Tanrıya bir oğul için yalvarıyor İbrahim.

İbrahim. Sana bıçaklar biledik gel artık.

İbrahim. Dön bize.

Döndür yüzünü görelim boynunun neresi anatomi dersi.

 

Kuyumcular Çarşısı

 

Kuyumcular Çarşısı’nda hurdacıyım ben.

 

Kuyumcu sahte mücevher yapıyor.

Kalp para basıyor, tel maşa kol saatleri satıyor.

Altın suyuna bandırılmış bilezikler, kolyalar vitrinde.

“Saf gümüş bu” diyor, “ayarını ölçecek cihaz yok”

Tezgahta kıpır kıpır mercan, incik boncuk.

 

Her gelinin güveyi olmak istiyor.

Kamışını budasınlar her sünnette.

Okşaya okşaya büyüyor köstekli saat.

Yanağını okşayor bir altın jilet.

 

Kır düğünü benim fikrimdi diyor.

Teklifimi kimse kabul etmedi.

Sancar olsaymış adım.

Kısmet diye bir karım.

Bir kedimiz, adı Küllük.

Bir oğul, idam mahkumu.

Komşular yalancı şahit.

Ben ölmüşüm, vefat ilanı, taziyemde imla yanlışları.

Milli takım mağlup.

 

 

Altı Kapıda Padişah

 

Yemen’den yaralanmadan gelip eve dönememek…

Handan beni bekler mi ay balam?

 

Eve dönmekten çekindiğim için İstanbul’da vakit öldürüyorum.

 

Bir tavla kahvesinde bütün emeklilere meydan okuyorum.

Bir matematik öğretmeniyle tavlaya tutuşuyorum. Oyun 4-4’te tıkanıp kalıyor.

 

Padişah geliyor. Kılık değiştirmiş.

İkimizle aynı anda oynamak istiyor.

Tavlalar siliniyor.

Zarlar, pullar ispirtoyla temizleniyor.

Herkese çay, herkese kahve söyleniyor.

Padişah iki cephede birden savaşır gibi.

İki cephe bu Osmanoğlu’nun sonu.

 

Oyunlar kilitleniyor.

Birinin bir şey feda etmesi gerek.

 

Bosna, İşkodra, Silistre, Hicaz… Ard arda deviriyor kalelerini padişah. Oyun açılıyor.

“Marsa gidiyor” diyor ustalar. Haz’rola geçiyor çavuş-onbaşı.

“Ya mars olur, ya mars yapar” diyor kahveci boşları toplarken.

“Boşları bırak, toplama” diyor Bostancıbaşı bastonunu yere vuruyor. Redif sesi.

Vurduğu yer şimdi kışla dolmuş durağı.